Medya

Yeşil Sol Parti

Cumhuriyetin 100. yılında Türk aydınlanmasına meydan okuma partisidir.

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın anaç partisi HDP’nin Anayasa Mahkemesi’nde süren kapatma davası nedeniyle önümüzdeki seçimlere Yeşil Sol Parti olarak seçimlere girecek. Daha önce adı pek duyulmayan bu partinin HDP ile bağlantısı ortaya çıkınca medyada haber olmaya başladı.

Paşa torunu, 55 yıllık gazeteci Hasan Cemal, Yeşil Sol Parti’den milletvekili olmak için aday olmuş. Milletvekili olmasını HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan teklif edince kabul etmek zorunda kalmış.

Muhabirlikten genel yayın yönetmenliğine kadar gazeteciliğin her alanında ter akıtmış ve aynı zamanda HDP’nin Danışma Kurulu’nda da yer alan Hasan Cemal, aldığı bu kararla Meclisi yeşillendirip, sola çekecek anlaşılan.

Biz Hasan Cemal’i sağcı biri olarak bilirdik. Demek ki, ilerlemiş yaşında hidayete erip solcu (!) olmuş. Meclisimize hayırlı olsun diyoruz. AKP’yi uzun yıllar destekleyen Hasan Cemal, Tayyip Erdoğan’ın “Abisi” olma şerefine de nail olmuştu. Ertuğrul Özkök konuyla ilgili yazısında “Son dönemlerde Atatürkçü oldu.” diyerek Hasan Cemal’in siyasal düşüncelerinin değiştiğini iddia ediyor. Özkök’ün yazısını okuyunca azıcık olan aklım, başımdan uçtu gitti.

Dünyada bir araya gelemeyecek olan şeylerin başında Atatürk’le HDP birlikteliği gelir. Özkök’ün demesine göre son zamanlarda solcu ve Atatürkçü olan Hasan Cemal, HDP’nin yan kuruluşu Yeşil Sol Parti’de nasıl siyaset yapacak? Uzun zamandır HDP’nin Danışma Kurulunda görev yapan Hasan Cemal, HDP liderliğinin Atatürk’ten ve onun eseri olan Cumhuriyetten nefret ettiklerini en iyi bilenlerin başında gelir. Anlaşılan Hasan Cemal, Özkök’ün siyasi zevzekliğinin kurbanı olmuş.

Yazımı yazarken günün ikinci bomba haberi patladı.

Tescilli CIA ajanı Cengiz Çandar da Yaşil Sol Parti’den milletvekili adayı oluyor.

T24’ün haberine göre partinin Aday Belirleme Komisyonu’nun teklifini kabul eden Çandar, “Demokratik Türkiye amacını birlikte başaracağız.” demiş. Önce Hasan Cemal sonra da Cengiz Çandar Yeşil Sol Parti’den aday olunca bunu duyan Merdan Yanardağ, küplere binerek bu kararı alan HDP yetkililerine, “Bu adamlar AKPli aynı zamanda Fetöcü, siz bunları nasıl aday gösteriyorsunuz?” diyerek sitem ediyor. Yanardağ’ın düşünce tarzını eleştirmeyi yazının sonuna saklayarak konuya devam edeyim.

Bir partiyi, bir siyasal hareketi en iyi olarak onun siyasi programı anlatır. Çünkü parti savunduğu görüşler etrafında kitleleri örgütleyerek iktidara gelir ve programında yazılı olanlar çerçevesinde toplumu yönetir. Biz de Yeşil Sol Parti’nin programını ele alıp değerlendireceğiz. Program incelemesinden önce bazı kişilerin siyasi maceraları, bizi bazı sonuçlara götüreceğine inanıyorum.

Murray Bookchin’i Tanıyalım

Murray Bookchin (1921-2006), RusyaYahudisi göçmen bir ailenin çocuğu olarak New York’ta dünyaya geldi.

Ailedeki sosyalist düşüncelerden etkilenerek 1930’da Komünist gençlik hareketine girdi. 1935’te Stalin’in izlediği çizgiyle ters düşünce Troçkistlere katıldı. İşçi olarak çalışırken örgütlenme çalışmalarında aktif görev aldı. 1948’deki büyük General Motors grevine katıldıktan sonra endüstri işçi sınıfının devrimde “öncü” rolünü sorgulamaya başladı ve otoriter olmayan “özgürlükçü” komünizmin oluşturulmasının yollarını aramaya başladı.

1950’lerde kendisini liberter bir sosyalist olarak tanımlıyordu. Aynı düşüncede olan bir Alman grubuyla birlikte çalıştı ve 1960’lara gelindiğinde çevre sorunları, gıdalar ve sağlık sorunları ile ilgili yazılar yazmaya başladı. Siyasi düşünceleri ademi-merkeziyetçiliği temel alan hiyerarşi karşıtı anarşizme evrildi. Ekoloji ile anarşist düşüncelerin harmanlandığı “Sosyal Ekoloji” fikrini ortaya attı. Savunduğu liberter belediyecilik anlayışına göre; belediye, kasaba ve mahalle düzeylerinde doğrudan demokratik halk meclisleri kurularak yerel ve siyasal alan demokratikleşecek ve kentsel alan yeniden yaratılacaktı. Daha genişleyerek bölgelere yayılan bu örgütlenme, merkezi ulus devlete meydan okuyacaktı. Uluslararası yeşil hareketinin oluşmasına katkı sağladı. Amerika Birleşik Devletleri’nde Yeşil Sol Ağ’ı kurdu. Siyasal düşünce olarak anarşizmden de uzaklaştı.

Yahudi kökenli Amerika’lı entelektüelimizin yaşadığı siyasal zikzakları, birçok aydında da görebiliriz. Bookchin’in sol içindeki arayışları bir ömür boyu sürmüş. Sosyal ekolojist Bookchin’i, yazımızın kahramanı yapan neden, onun PKK ve Abdullah Öcalan’la olan bağlantısıdır.

Bildiğiniz gibi PKK, 70’li yılların sonuna doğru CIA ve MİT bağlantılı olarak Türkiye solunu etnik temelde bölmek için kuruldu. Adı anılan örgüt, ilk silahlı eylemlerini sol örgütlere karşı yaparak birçok devrimciyi öldürdü ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerde sol örgütlere örgütlenme yasağı getirdi. Bu yasağı tanımayan örgütlere şiddet uyguladı. “Sömürge Kürdistan, Ayrı Örgütlenme” anlayışı doğrultusunda kendisini şekillendirerek eylemler yaptı ve halen de emperyalizmin, siyonizmin askeri, ekonomik destekleriyle Orta-Doğu’da varlığını sürdürüyor.

1970’li yıllar, sol düşüncenin halkta karşılık bulduğu bir dönem olduğundan dolayı örgüt kendisini Marksist-Leninist olarak tanımladı. 90’lı yıllarda Sosyalist Sistem çökünce PKK, programındaki Marksist özellikleri kaldırarak kapitalizmin sınırları içinde faaliyet sürdüren reformist, etnik milliyetçi bir örgüte dönüştü. Afrika’da yakalanarak Türkiye’ye getirilen Öcalan’ın siyasi arayışlarına en uygun çözümü Bookchin sundu.. İmralı’da yatan Öcalan, Bookchin’in yazdığı kitapları okuyunca ondan çok etkilendi. Hatta 2004 yılında yazdığı mektupla kendisini onun öğrencisi olduğunu söyledi.

Öcalan, Batı kapitalizminin Orta-Doğu’da ulus devlete izin vermeyeceklerini düşünüyordu. Kendisi de Türklerin 20. yüzyılın başında ulus devlet kurmasını emperyalistler gibi kabullenmeyerek yıkmaya çalışıyordu.

Ulus devlet karşıtlığı Öcalan’la Bookchin’i bir araya getirmişti.

Ulus devlet karşıtı olanlar bu adını yazdığımız kişilerle sınırlı değildi. Emperyalizm, “Tek Dünya Devleti” projesini 20. yüzyılın ortalarından itibaren uygulamaya sokmuştu. Bu amaç doğrultusunda 1970’lerde Sovyet yöneticileriyle sosyalizmi ortadan kaldırıp kapitalizm temelinde tek dünya devletinde birleşme konusunda anlaşmaya varmışlardı. Küreselci güçler öncelikle şu anda 200’ü bulan dünya devletlerin sayısının 2 bine çıkarılması doğrultusunda çalışmalar yürütüyorlar. Küresel sermaye dünyada dolaşırken ayaklarına ulus devlet engellerinin dolaşmasını istemiyorlar. Küresel güç odakları, dünyanın tüm değerlerini engelsiz bir biçimde ele geçirmek istiyorlar. Bu yüzden ulus devlet örgütlenmesi aşağılanarak değersizleştiriliyor. Türkiye’deki tüm sol ve sağ partilerin savunduğu ulus devlet düşmanlığının arkasında bu emperyalist proje yatmaktadır. Emperyalizm ulus devletlerin varlığını sonlandırdığında onun yerine “şehir devletleri” kurmak istiyor. Bugünden Singapur, Monako gibi şehirler örnek olarak gösteriliyor. Şehir devletleri fikri Forbes, Quartz, The Boston Globe gibi ünlü dergilerin yanında Gates Foundulus Foundation tarafından finanse edilen How We Get to Next’te konu edildi. Dünya Bankası’nın baş ekonomisti Paul Romer, belirli bir düzeyde bağımsız hareket eden yönetim şehirleri oluşturma fikrini uzun zamandır savunuyor. Bu fikri savunan ulusal ve uluslar arası toplantılar yapılıyor, “Ulus Devletin Sonu” adlı kitaplar yazılıyor. Uluslararası sermayenin gücü ve satın alınmış ulus devlet yöneticileri eliyle yıpratıcı, yıkıcı uygulamalar hayata geçiriliyor. Donald Trump 2016’da “Sınırları olmayan bir ulus, ulus değildir.” derken sanki Türkiye’yi tarif ediyordu. Kültür Bakanlığı’nın aynı konuyla ilgili toplantısında Ömer Çelik şehir devletlerinin kuruluş müjdesini verirken, “Şehirler geçmişteki şehir devletleri gibi ulus devletlerden sonra yeni siyasi aktörler olarak ortaya çıkıyor.” diyordu. Bu temelde iktidar eliyle İstanbul’un da, Singapur gibi bir şehir devletine dönüştürmek için çalışmalar yürütülüyor. Türkiye’de ortak ulusal ekonomiyi dağıtmak için AB tavsiyeli Bölge Kalkınma Ajansları oluşturuldu.

Orta-Doğu’da emperyalizmin iki tane dokunulmaz kuralı vardır. Bunlardan birincisi İsrail’in güvenliğidir. İsrail’in varlığını tehdit eden tüm oluşumlar yok edilir. İkincisi de Orta-Doğu’da ulus devlete ve laik, modern bir yaşamı temel alan örgütlenmeye asla izin verilemez. Bu kuralı çiğneyerek 20. yüzyılın başında bir ulus devlet kuran Türklerin ne kadar başarılı olduğuna tüm dünya tanık olmuştu. Bu modernleşme çabası 15 yıl içinde 1938’de sona erdirildi. Emperyalizm ve siyonizm, Orta-Doğu halklarına etnik ve dini temelde örgütlenmeyi dayatıyor. Son olarak Amerikalıların yazdığı anayasa ile yönetilen Irak’ta kitleler Şii, Sünni ve Kürt olarak üçe bölündü. Bu bölünme bitmez tükenmez çatışmaları da beraberinde getirdi.

Esat yönetiminin devrilmesi ve PKK devletinin kurulması için Suriye’nin kuzeyinde çoğunluğu oluşturan Araplar Türkiye’ye süpürüldü. Boşalmış alanlara Kürtler yerleştirilerek devletin temelleri atıldı ve bu alanda Batı kapitalizminin sağladığı ekonomik, siyasi, askeri destekle yeni bir devlet inşa ediliyor. Bizim ahmak solcuların ve bölücü Kürt milliyetçiliğinin gözdesi Rojava’da bir örgütlenme modeli hayata geçiriliyor. 24 Ocak 2017’de Amerika’nın Sesi sitesi bu konuyla ilgili “Rojava’yı Amerikalı Düşünür mü Şekillendiriyor?” başlıklı bir haber vermişti.

Evet, Suriye’in kuzeyinde kurulan PKK devletinin kuruluş teorisi Murray Bookchin’den, uygulaması da PYD ve YPG’den. Oluşturulan Kürt kantonlarındaki militanlar Bookchin’in görüşleri temelinde eğitiliyorlar. İtalya’da, Fransa’da ve başka ülkelerde uğraşılmasına rağmen başarısızlıkla sonuçlanan bu teori, Suriye’nin kuzeyinde Amerika parasıyla ve siyonizmin inayetiyle yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Esas olarak ulus devlet yıkıcılığı ile ademi merkeziyetçiliği temel alan bu düşünce, toplumu bölebileceği en ufak parçalara bölerek etnik, dini boğazlaşmayı dayatıyor. Bu yüzden emperyalizmin her türlü övgüsünü alıyor. 2006’da ölen Bookchin’in görüşlerini “Babam, düşüncelerinin hayata geçirildiğini görse çok mutlu olurdu.” diyen, kızı Debbie Bookchin temsil ediyor. Debbie, bir PKK militanı gibi Suriye- Amerika arasında mekik dokuyor. Her türlü desteğin verilmesine rağmen bu projenin hayata geçirilmesinde sorunlar yaşandığını belirten VOA, Kürtlerin diğer etnik gruplara uyguladığı baskıdan şikayet edip projenin birçok eksiğinin olduğunu belirtiyor.

Rojava’da Olmadı, Türkiye’de Deneyelim

HDP’nin seçim partisi Yeşil Sol Parti’nin 87 sayfalık “Programatik Metni” var. Yazılan bu taslak metin, HDP’nin siyasal tezlerini tekrar etmiş. Pervin Buldan’ın da zaman zaman ifade ettiği Cumhuriyet düşmanlığı içeren cümleleri, yazılan her sayfada önümüze çıkıyor. Bu partiye göre Cumhuriyet, baştan sona kan ve gözyaşından ibaret bir zulüm dönemi. Katliamlar, soykırımlardan başka bir şey yok. Türkler, “Gayri Müslimlere, Alevilere, Kürtlere, Lazlara, Çerkezlere, Gürcülere, Hemşinlilere, Süryanilere, Araplara, Azerilere, Zazalara, Türkmenlere, Tatarlara, Pomaklara, Rumlara, Yahudilere, Romanlara, Boşnaklara, Nusayrilere, Ezidilere” baskı ve şiddet uygulamış. Yazıyı kaleme alan kişi, etnik milliyetçiliğin verdiği coşkuyla Türkleri aşağılarken kendini alamayıp Türklerin Türklere de baskı ve şiddet uyguladığını iddia ediyor. Bu Parti, yukarıda sayılan tüm etnik ve dini gruplara ana dillerinde eğitim hakkı ve çok dilli kamu hizmeti istiyor. Dünyada böyle bir devlet modeli olmasa da bizim etnik bölücümüz, istiyor. Azınlıkların yazılacak anayasada haklarının açıkça belirtilmesini istiyor. Devletin ademi merkeziyetçi bir temelde örgütlenmesi gerektiği belirtiliyor. “Özerk yerel yönetimler, Türkiye’nin her tarafında Bölge Kalkınma Ajansları temelinde kurulmalıdır.” deniliyor. Her özerk bölgeye parlamento isteniyor. Bir sonraki aşamada da ayrı bayrak ve silahlı güç istenecek herhalde. Bookchin’in ekoloji üstüne tezleri ile Batı kapitalizminin iklimle ilgili dayatmaları harmanlanarak bir paket halinde savunulmuş. Küresel sistemin dayattığı; “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, LGBT+ talepleri programda fazlasıyla yer bulmuş.

Emek, özgürlük, sömürü gibi sosyalizmi çağrıştıran sözcüklerin kullanıldığı metinde gerçek niyet bir paragrafta açıkça ifade edilmiş. Uluslararası Politika bölümünde şöyle deniliyor:

Partimiz, Türkiye’nin, Avrupa Birliği’nin diğer üyelerle eşit bir üyesi olmasını savunur. AB’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içerik ve uygulamalarında da görüldüğü gibi demokrasi ve insan haklarının geliştirilmesindeki rolü ve ulus devlet sınırlarının olmadığı bir dünya ideali , için oluşturduğu örnek önemlidir.

80 sonrası dayak yemiş, akıllanmış solculuğu temsil eden ÖDP yetkilileri de AB’yi savunurlarken “Biz AB’ye girdiğimizde emeğin Avrupa’sını örgütleyeceğiz.” diye boylarından büyük laflar ediyorlardı. Ne AB bizi içlerine aldı, ne de “Avrupa’nın emeği” örgütlendi. Yapılmak istenen şey, sol düşünceye kapitalizmi şırınga etmekti. 80’li 90’lı yıllar çok geride kaldı. Bugün Türkiye solunun önemli bir kısmı Yeşil Sol Parti’de toplandı. Bu partinin şemsiyesi altında seçime giren birçok sosyalist(!) parti var. Bizim anlı şanlı sosyalistlerimiz göğüslerini gere gere küresel çetenin “Ulus devletleri yıkın! Tek Dünya Devletini kurun!” talimatını savunuyorlar. Aynı ideali İzmir’de gerçekleştirilen “İzmir İktisat Kongresi’nde Sırrı Süreyya Önder de dillendirmişti. Kürsüden Kemalizme küfür ederken CHPli temsilciler nasıl da mutlu olmuşlardı. “Sınırların olmadığı bir dünya” ideali bugünün koşullarına, güç ilişkilerinde çocukça bir istekten öte emperyalizmin avukatlığını yapmaktır. Sırrı Süreyya gibi yarı cahil aydınların, daha doğrusu siyasal ikbalini emperyalist, siyonist projelere bağlamış kişilerin hezeyanlarıdır. Sırrı Süreyya bu isteğini Amerikalı Cengiz Çandar’la Yeşil Sol Parti’de omuz omuza birlikte mücadele ederek yerine getirir inşallah!

Gelelim Merdan Yanardağ ve Emre Kongar gibi solcularımızın tutarsızlıklarına…

Öncelikle şunu açıkça belirtmeliyim; Türkiye’de Kürt milliyetçiliğinin bir dokunulmazlığı vardır. Bu dokunulmazlığın altında Batı kapitalizminin Türkiye’yi bölme planları yatar. Emperyalizm kamuoyunu ve medyayı elinde tutarak bu projenin yaşama geçirilmesi için faaliyetlerde bulunur. Cumhuriyet, Sözcü, Birgün Halk TV, TELE1, KRT gibi medya organlarında ciddi anlamda HDP eleştirilemez. Eleştirmeye kalkanların işine derhal son verilir. Bu organlarda görünmez bir el(!), aynı Tayyip’in kanallarında olduğu gibi zorbalık uygular. Bu emperyalizmin bir dokunulmazıdır. Bu kuralın en tipik örneğini Yılmaz Özdil’de yaşadık ve gördük. Sözcü TV’de bu kuralı çiğneyen Özdil’in işine derhal son verildi. Merdan Yanardağ, Emre Kongar, 18 Dakika’da Hüda-Par’ı yerden yere vururlarken aynı şeyleri söyleyen, yapan PKK hakkında tek bir olumsuz söz söyleyemiyorlar. Türkiye’nin solu 1970’ten beri Kürt milliyetçiliğinin kölesi olmuştur. Onun çizdiği sınırların dışına asla çıkamaz. Bu kuralı koyup dayatan gücün kaynağı emperyalizmdir. Bu kuraldan az çok haberi olan Merdan Yanardağ, Emre Kongar gibi korkak aydınlar, konuşurlarken yutkunarak konuşuyorlar. Hasan Cemal’i, Cengiz Çandar’ı partiye kırmızı mumla davet eden HDP yetkilileri ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar ve söyledikleriyle de tutarlı bir tavır sergiliyorlar. Hasan Cemal’in ve Cengiz Çandar’ın hayatı Atatürk’le mücadele ederek Türkiye’yi tasfiye etmeye çalışmakla geçmiştir. HDP, kendi karşı devrimci projelerinin gereğini yapmıştır. Tutarsızlık Yanardağ ve Kongar gibi aydınlarda… Hem Cumhuriyet devrimi, Atatürk, hem de HDP, birlikte savunulamaz. İkisinden biri mutlaka tercih edilmelidir. Atatürk ve Cumhuriyet devrimi savunursanız sizi aforoz edip yok ederler. HDP tercih edildiğinde ise ortada Cengiz Çandarlıktan başka bir şey kalmaz. İşte Türkiye’de, gölgesinden korkan aydınının açmazı buradadır. Ruhunu ve eylemini emperyalist projelere emanet etmiş aydınlardan sosyalist falan değil ancak Ali Kemal gibi mandacılar çıkar.

Yeşil Sol Parti’nin medya tanıtım toplantısını izlerken tanıdığım, bildiğim solcuları gördükçe içimden, ‘Meğer, Türkiye’de ne kadar çok Ali Kemal varmış.’ diyerek, ülkem adına üzüldüm.

Yazar hakkında

Ferit Gültekin

Yorum bırak

9  ×    =  36

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.