Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Posted in:

Babalar ve Kabadayılar

Son günlerin en popüler adamı hiç kuşkusuz Sedat Peker. Her konuşması olay oluyor. Yalnız Türkiye’de değil dünyanın ünlü gazetelerinde bile kendine bir yer buluyor.

İsimlerini verdiği kişiler son 30 yılın önemli kişileri…

Anlattığı, bunca yıl çözülemeyip karanlıkta kalmış olaylar.

Sosyal medyada çektiği videolar izlenme rekorları kırdığı gibi ülke gündeminin baş köşesinde yer alıyor.

Gerçi biz bu tür konulara olduk olalı pek aşinayız.

Son 60-70 yılın gazetelerine bakılacak olursa hemen hemen her gün bir mafya, bir baba haberinin yer aldığı görülecektir.

Bizde devletin nerede başlayıp nerede bittiği, mafyanın bu örgütlenmenin neresinde yer aldığı belirsiz olduğu için durmadan konuşup duruyoruz. Herkesin kendine göre bir mafya tarifinin olduğu gibi her siyasi görüşte yer alan mafya gruplarının varlığına da tanık oluyoruz.

Kabadayılık, haraç toplama, uyuşturucu, kadın ticareti, kaçakçılık gibi yasa dışı faaliyetlere yenileri eklenirken bu işleri yapanların toplumsal rolleri de değişime uğradı. Birkaç semtte etkin olan yerel babaların içinden ülke çapında söz sahibi olan babalar çıktı. Hatta uluslararası iş tutan küreselleşmeye ayak uydurmuş organize suç örgütü liderimiz de var. Her gün babalarla ilgili haberlerle, yorumlarla karşı karşıya geliyoruz. Haberler ve yorumlar, o kişinin yaptıkları ve konuştukları ile sınırlı kalıyor. Kirli haber denizinde sağlıklı bir sonuca ulaşmak neredeyse olanaksız gibi görünüyor. Kamuoyunda her türlü yorum yapılmakla birlikte bizim ele alacağımız noktada soruna yaklaşan neredeyse yok gibi. Bu yazı, sorunu tüm hatlarıyla ele alıp değerlendirildiği bir yazı olmaktan çok; konuya giriş yazısı olarak değerlendirilmelidir.

Tarihsel süreç içinde kabadayılığın, mafya tipi örgütlenmenin etnik kökenine kabaca bir göz atıldığında ortaya ilginç sonuçlar çıkacağına inanıyoruz.

Osmanlı’da Kabadayılık

Osmanlı Devleti’nin son 100 yılına bakıldığında devlet bürokrasisi üzerinde; Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin söz sahibi oldukları hemen görülecektir. Rumlar, 1820’lerde Yunan isyanı ile birlikte gözden düşünce onların boşalttığı yeri Ermeniler aldı. Ermeniler millet-i sadıka olarak uzun dönem devlet yönetimde belirleyici oldular. 19. yüzyılın sonlarına doğru “bir de ayrı devletimiz olsun” diye dayattıklarında ise Rumların başına gelen onların da başına geldi. Devlet kademelerindeki yerlerini yitirdiler. Yahudiler, Ermenilerden sonra Almanların da yardımıyla devletin yeni patronu oldular.

Bu üç etnik grup devlet olanaklarını kullanarak daha doğrusu devleti soyarak zengin oldular. Avrupalı dostlarının ülke içindeki ticari, siyasi ortakları olarak ülke politikalarını belirlediler. 20. yüzyılın başında Osmanlı burjuvazisi varlığını emperyalizme borçlu olan komprador bir burjuvaydı. Aynı zamanda tümü Rumlardan, Ermenilerden ve Yahudilerden meydana geliyordu.

Allatini Ailesi, Fernandez Ailesi, Modianolar, Saislar, Karasu Ailesi, Amar Ailesi, Sarkis Gülbenkiyan, Hraç Arslanyan gibi daha nice aileler ve kişiler…

Bu imtiyazlı zengin sınıfın sarayla ilişkileri çok iyi idi. Devleti yöneten paşalar, vezirler genellikle bu etnik grupların içinden seçiliyordu. Devlet dağının zirvesindeki akbabalarla dağın eteklerinde yer alan sıçanlar, kemirgenler aynı soy zinciri içinde yer alıyorlardı.

Osmanlının Ünlü Kabadayıları

Piç Ardaş

Piç Ardaş ve kapatması

Sivas doğumlu olup küçük yaşta İstanbul’a getirilip Selamsız’daki Ermeni kilisesine bırakılır. Babasının kim olduğu bilinmediğinden nüfus kağıdının baba bölümüne kilise papazının adı yazılır. Bu durumdan dolayı “piç” lakabıyla adı anılır. Çırak olarak verildiği her yerde olay çıkarıp herkesle kavga eder. Son olarak Selamsız kilisesinin iki papazını yaralayınca sokakta kalır. Doğancılar’ı haraca keser. Kumkapılı Ağavni’ye gönlünü kaptırınca kızı babasından ister. Babası kızını bir serseriye vermek istemez. Olumsuz yanıt alan Piç Ardaş, bir gece evi basar ve kızın babasını ağır yaralar. Üsküdar semtinin haracını toplayınca Rizeli Mavnacı Ali ile çatışır. Sonuçta rakibini hacamat eder. Artık İstanbul’un namlı kabadayısıdır. Cumhuriyetin kurulmasından sonra sevgilisi Ağavni’yi alıp ortalıktan kaybolur.


Şık Manol

Tokatlı Ermeni bir ailenin oğludur. Babası Tokat’ın ünlü zenginlerinden biridir. Oğlunu İstanbul’a okumak için gönderir. Fakat oğlunun okumakta gözü yoktur. Kadife yakalı paltosu, fötr şapkası, her zaman taktığı kravatı ile bir kabadayıdan çok bir kalem efendisine benzediğinden “şık” lakabıyla anılır. Yeşilköy’de kendine ev tutup Galata’da kumarhane işletir. Tutuştuğu kavgalarda attığı kafalarla ve yumruğu ile tanınmıştır.


Arap Hüsnü

Gerçek adı Mişel olan Hüsnü, Trablusşam’da 1870 yılında doğmuş. İstanbul’a gelince İslam dinine girer. Arap lakabıyla anılır. Dev gibi cüssesiyle rakiplerini korkutur. Tophane çevresindeki kabadayıları sindirir ve Salı Pazarı’nda haraç vermeyen iki kişiyi öldürür. Sonradan kaçak içki işi yapar. Sık sık hapse girer çıkar. Cumhuriyetle birlikte sınır dışı edilir.


Yamalı Yorgi

Arnavutköy’de yaşayan balıkçı Miltiyadis’in 1892 doğumlu oğludur. Balıkçılık yaparak geçimini sağlar. 11 yaşındayken sandalda balık pişirirken tavanın devrilip yağın yüzüne gelmesiyle yaralanmıştır. Yüzündeki yanık izinden dolayı “yamalı”lakabıyla anılır. Kandilli, Rumelihisarı, Bebek çevresinde yaralama ve öldürme olaylarına adı karışır. Karmanyolacılık yaparak geçimini sağlar, yani ıssız yerlerde insanları sıkıştırarak paralarını alır. İzmirli Despina ile birlikte yaşar. 1923’te Arnavutköy’de ölüsü bulunur.


Solak Ligor

Konyalı Ermeni Todori’nin oğludur. Babasının kan davasından dolayı İstanbul!a göç ederler. Kan davalı hasımları peşlerini bırakmaz. Çıkan çatışmada Ligor sağ kolundan yara alıp sakatlanır. Babası Tedori, Fener’de ünlü bir terzidir. Sakatlığı yüzünden terzilik yapamayan Ligor sokaklarda serserilik yapmaya başlar. Bıçak çekmesiyle ünlenir. Unkapanı ve Eyüp’ün haracını toplar. Sonradan kalpazanlık işine soyunarak sahte İngiliz parası basıp piyasaya sürer. Bu yaptığı iş onun sonunu getirir. Hapse girer ve sonunun ne olduğunu kimse bilemez.


Kesik Nikola

Rum asıllı Nikola, 1884 yılında İstanbul’da doğar. Babası Yorgo Efendi’nin yaptığı hamur işlerini satar. Babası genç yaşta ölünce babasının işini sürdürmeye çalışsa da hamuru işlerini pek beceremez. Kolay yoldan para kazanmak isteyen Nikola, ilk iş olarak babasının dostu Tatyos Efendi’den haraç ister. Yaşlı adam direnince onu jiletle yaralar. Zindankapı hamallarının haracını yer. Vermeyenleri jiletle yaralayıp, öldürür. Polis kendini aradığında sevgilisi Olga’nın Kasımpaşa’daki evinde saklanır. Kumarhanelerin ve randevu evlerinin haraçlarını alarak Beyoğlu’nun kralı olur. Fakat 1922 yılında adı yeni duyulan Laz Hüseyin tarafından Şık Manol’un kumarhanesinde öldürülmesiyle hayatı sona erer.


Odesalı Kosti

1885’te Yunaniştan’da doğan Kosti İstanbul’a gelir. İlk işine, 1919 yılında İstiklal Caddesi’ndeki 80 numaralı dükkanı soyarak başlar. Dükkandaki kasayı kırarak 3 bin drahmiyi çalar. Sağ kolunun iç tarafında eli kamalı bir kız ile sol kolunda iki çiçek arasında yer alan haç dövmesiyle meşhurdur. Beyoğlu’nda terör estirir. Tünel’e kadar olan bölgede onun borusu öter. İşgalci İngilizler tarafından korunup kollanır. Ziba yokuşunda Ermeni tüccarı öldürmesine rağmen tutuklanmaz. Kollandığı için Zaptiye çavuşunu Hamidiye’de bıçaklar. 1921 yılında Çeşme Meydanı’nda Laz Hüseyin tarafından 4 bıçak darbesiyle öldürülür.


Yukarıda adlarına yer verdiğimiz kişilerin dışında Arap Abdullah, Laz İsmail, Rum Hrisantos gibi daha nice kabadayılar işgal yıllarında etkili olmuşlar ve işgalcilerle işbirliğine girmişlerdir. Kurtuluş Savaşı sonrası yeni kurulan Cumhuriyet döneminde kabadayılık, bir kurum olarak varlığını sürdürmekle birlikte işgal yılları gibi etkili olmaktan uzaklaşmıştır.

Cumhuriyet Devrimi aynı zamanda bir Türk devrimiydi. Türk ulusu, yüzyıllar süren uykusundan uyanıp aynı zamanda devletleşme sürecine girmişti. Osmanlı’da itilip kakılan, aşağılanan, devlet yönetiminden uzaklaştırılmış bir ulusun aynı zamanda kendisini de kurgulama süreciydi. Kurucu iradenin içinde eski Osmanlı bürokratları önemli bir yer tutuyordu. Onlar eskinin kötü alışkanlıklarını yeni devlete de taşıdılar. Atatürk’ün olağanüstü çabaları, bu çapsız yöneticilerce engellenmeye çalışıldı. Egemen olan burjuvazi, devrimin bir Türk Devrimi olarak ilerlemesine şiddetle karşı çıkıyordu. Emperyalist ülkelerin kışkırtmalarıyla, burjuvazinin ve bürokrasinin tertipleriyle 1938’de devrim boğuldu. Atatürk sonrası gelenler ülkeyi emperyalizme teslim ettiler. Aynı Osmanlı’da olduğu gibi Türk kökenli insanlar devletten uzaklaştırıldı. Bir daha devletin önemli yerlerine hiçbir Türk yönetici getirilmedi. Osmanlı’nın hakim kesimleri kimler ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni sahipleri de yine onlar oldu. Kurulan liberal, sağcı, solcu, milliyetçi, Atatürkçü, Sosyalist, dinci partilerin tümünün yönetici kademelerinde etnik kökeni Türk olmayanlar yer aldı. Bu kesim, mal bulmuş mağribi gibi ülkeyi yabancılara satmakta bir sakınca görmedi. Aslında siyaseten bu kadar çürümüşlüğün, yozlaşmanın sosyolojik tabanında bu özellik yatar.

Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle bu süreç hızlandı. 1960’lı yıllarda İstanbul’da Oflular denilen Karadenizli gruplar yer altı dünyasına egemendi. Oflu Hasan diye anılan Hasan Cevahiroğlu, “babaların babası” lakabını kazanmıştı. Bu ünvanı Galata’da Araplar ve Lazlar arasında süren çete savaşlarında Lazlara önderlik ederek kazanmıştı. Sonradan Kürt Hüso (Hüseyin Heybetli – Hasan Heybetli’nin babası) ile Burhanettin Atay çatıştı. Araya Oflu Hasan girerek olayı yatıştırdı.

Geçmiş dönemde iz bırakmış, nam salmış babaların tümünün devletin derin yanlarıyla ilişkileri mutlaka olmuştur. Bu kişiler aldıkları görevleri yerine getirdikleri ölçüde onların kendi alanlarında yaptıkları işlere(!) göz yumulmuştur.

Bu babaların başında ise Dündar Kılıç gelir. Solcu olarak tanınan baba ile ilgili yazılan kitaplarda kendisinden övgüyle bahsedilir. Dündar Kılıç, aynı zamanda Yılmaz Güney’in de yakın dostudur.

Dündar Kılıç ve Yılmaz Güney

Yılmaz Güney’in Kürt kökenli olup her türlü pis işler yapan babalarla da arası çok iyi olması nedense sol kamuoyunda hiç ele alınıp değerlendirilmiyor.

İstanbul’un babası Oflu Hasan ölünce krallık tacını Dündar Kılıç giydi. Dündar Baba, yaptığı işler listesine filmcilik mesleğini de kattı. Bu işte en büyük ortağı Yılmaz Güney’di. Baba’nın finanse ettiği filmlerde; Cüneyt Arkın, Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Kemal Sunal gibi oyuncular rol alıyordu. Dündar Baba, aynı zamanda Yılmaz Güney’in oğlunun kirveliğini yaparken Alpaslan Türkeş’le de görüşüyordu.

Bugünlerde Sedat Peker’in politikacılarla yan yana fotoğrafları çok eleştiriliyor. Oysa 1960’lı yıllarda babalarla fotoğraf çektirmeyen ünlü yok gibidir. 60’lı yılların ünlü köşe yazarı İlhan Selçuk, Dündar Kılıç, İsmail Sulakçı aynı karede yer alıyor.

Bir başka karede İsmail Sulakçı, Kürt İdris ve Oflu Osman Cevahir …

Alttaki fotoğrafta ise Trakya’nın en Atatürkçü(!) Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan ile Babaların babası Milliyetçi (!) Alaattin Çakıcı, Atatürk’te birleşmiş.

Aşağıdaki karede de Doğu Perinçek’in il yöneticileri ile Sedat Peker yan yana. Bir zamanlar Amerikan emperyalizmine karşı omuz omuza birlikte mücadele ediyorlardı. Şimdi karşıt cephelerde yer alıyorlar. Her zaman doğru(!) politika uygulayan Perinçek, Başkanıın dizlerinin dibinden seslenerek onu, Amerikan ajanı olmakla suçluyor.

Babaların her biri farklı alanlarda uzmanlaşmıştır. Kimi uyuşturucu işi yapar, kimi kadın satar, kimi de sahte para basar, Köşeyi dönünce iş adamı olup siyasete atılarak bakan bile olur. Babalar kendilerine mutlaka siyasi bir kimlik edinirler. Döneme uygun olarak genellikle güçlü partinin yanında yer alırlar ve devlet bürokrasisi ile sıcak ilişkiler kurmaya özen gösterirler. Bir Ermeni veya Kürt kökenli baba gerektiğinde çok hızlı “Türk milliyetçisi” kesilebilir. Kasaba politikacısı gibi çok hızlı mevzi değiştirirler. Onlar için önemli olan şey gemilerinin yürümesidir.

Bu yazının amacı, babalar tarihini yazmak değildir. Bu konuyla ilgili piyasada yığınla kitap ve araştırma olmakla birlikte bunların Türkiye gerçekliği ile ilgisi çok azdır. Yapılan bu çalışmalarda genellikle bir kabadayı seçilip onun hayatı ve ilişkileri incelenir. Fakat yer altı dünyasına bütünlüklü olarak bakılıp buradan sosyolojik sonuçlar çıkarma yoluna pek gidilmez. Zaten yakın tarihimize bakış, genellikle etnik temelli olduğu için yanlış sonuçlara varan saptamalar da kaçınılmaz oluyor.

Sonuç olarak Türkiye’nin son 100 yıllık kabadayılar tarihine baktığımızda üst sınıflar nasıl dizilmişse altta yer alan ve kirli işler yapan kesimde öyle dizilmiştir. Babaların adlarının önünde yer alan sıfatları bize Türkiye’nin gerçeğini haykırır. Bizim ülkede babalar, kabadayılar, organize suç örgütü liderleri; Laz’dır, Kürt’tür, Ermeni’dir, Rum’dur. Aynı 20. yüzyılın başındaki Osmanlı’nın durumu gibidir. Geçen 100 yıllık zaman bu yapıda hiçbir değişim yaratmamıştır. Siyasetçilerin ve babaların bazıları kendilerini çok keskin Türk milliyetçisi tanıtması kimseyi yanıltmasın. Yaşadığımız bu günlerde her türlü bilgiye ulaşmak çok kolay, yeter ki istensin. Bu kişilerle ilgili internette ve yazılı kaynaklarda biraz inceleme yapıldığında gerçeğin böyle olmadığı görülecektir. Türk’ün siyasette de yer altı dünyasında adı var, kendisi yoktur.

10 Pings & Trackbacks

  1. Pingback:

  2. Pingback:

  3. Pingback:

  4. Pingback:

  5. Pingback:

  6. Pingback:

  7. Pingback:

  8. Pingback:

  9. Pingback:

  10. Pingback:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :