Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Posted in:

Kadın Cinayetleri ve Hadım Edilen Erkeklik…

Sizin de dikkatinizi çekmiştir sanırım, son yıllarda hemen hemen her haber programında bir kadın cinayeti veya kadına karşı işlenmiş şiddet haberi mutlaka oluyor. Verilen haber; morarmış, şişmiş gözler, patlamış dudaklar, ambülans, ortada kalmış çocuklar, haber sunucu kadının yorumlarıyla akıp gidiyor. Ne oldu bizim erkeklerimize böyle? Adeta arenada matadora saldıran boğa gibi kadına saldırarak yaralayıp, öldürüyorlar. Şu erkekler, verilen bunca haberden, “ Kadına yönelik şiddete son!” kampanyalarından zerrece de mi etkilenmiyorlar? Sonuçta; şiddet gören, öldürülen kadın, kodese giren erkek, ortada kalan çocuklar ve dağılan aile…Ne oluyor böyle? Ortada ilan edilmemiş, bir kadın- erkek savaşı mı var? Gerilen ortamdan etkilenerek, son yıllarda artış gösteren kadın cinayetlerine, kadın sorunlarına nasıl yaklaşıldığını merak edip, araştırarak; aşağıdaki soruların yanıtlarını bulmaya çalıştım.

  • Kadınlar ne istiyorlar?
  • Erkekler ne diyor?
  • Devlet ne yapıyor?
  • Uluslararası kapitalist sistem neyi hedefliyor?

Ve, sonuçta kendimce çok önemli bazı sonuçlara vararak, konuyla ilgili değerlendirmelerimi sizlerle de paylaşmak istiyorum. Kadın –Erkek ilişkileri ve bunun topluma yansıyış biçimleri çok geniş bir konu olduğundan; bugün bizleri ilgilendiren yönleriyle ele alıp,değerlendirmek istiyorum. Bildiğiniz gibi sorun,insanlık tarihi kadar eski olup, üzerinde binlerce kitap yazılmasına rağmen çözülmek bir yana giderek daha da işin içinden çıkılmaz hâle bürünüyor.

Kadın- erkek ilişkileri açısından yaklaşıldığında; Osmanlı Devleti döneminde şeriat hükümleri esas alındığından kadın, ikinci sınıf vatandaş olarak birçok haktan yoksundu. Osmanlı’nın yıkılarak tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Cumhuriyet kuruldu. Atatürk devrimleriyle kadınlar; medeni, miras hukuklarında yapılan düzenlemelerle yeni haklar kazandılar. Seçme, seçilme haklarının yanında, önceleri yasak olan birçok mesleği yapar hâle geldiler. Bu arada çok eşlilik kaldırılarak evlilikte tek eşlilik esası getirildi. Yapılan devrimler, o gününün koşullarında değerlendirildiğinde; çok önemli kazanımlardı. Aradan yaklaşık yüz yıl geçmesine rağmen İslam ülkelerinde yaşayan kadınların bir çoğu günümüzde bu haklardan mahrum olarak yaşamaktadırlar. Ülkemizde kadın hakları konusunda arada yapılan ufak tefek değişikliklerle 1979 yılına kadar gelindi.Bu konuda farklı bir adım olarak atılan 1979’da imzaya açılıp, Kenan Evren döneminde 1985 yılında yasalaşan; “ Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi” (CEDAW)’ydi. Bu sözleşmenin çıkarılmasında ABD’nin ve BM’in etkileri oldu. 2002 yılında yürürlüğe giren 4721 sayılı kanun çıkarıldı. 1 Haziran 2005’te “ Evlilik İçi Tecavüz Suçu” ilk kez Türk Ceza Yasası’na girdi. Bu arada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 22.07.2010 tarihinde; “sürekli de facto eşcinsel birlikteliklerinin aynı durumdaki hetoroseksüel ilişkiler gibi AİLE HAYATI kapsamına girdiği” kararını aldı. Yaklaşık on ay sonra İstanbul’da; “ Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” 11 Mayıs 2011’de imzalandıktan sonra, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Kamuoyunda İSTANBUL SÖZLEŞMESİ adıyla bilinip, üstünde çok fazla konuşulup, tartışılan bu sözleşme neleri kapsıyordu? Şimdi gelin ona bir göz atalım. Sözleşmeye bakmadan önce şu bilgiyi paylaşmakta yarar var. Türkiye sözleşmeyi imzalayan ilk ülke oldu. Hiçbir çekince koymadan imzaladı üstelik. Günümüze kadar 46 ülke onayladı. Bu sözleşmeyle kadınlar, şiddete uğradıklarında can güvenliğinin sağlanmasını, şiddet uygulayan şahsın evden uzaklaştırılmasını, iş yerinin değiştirilmesini, nafaka ödenmesini vb. haklar kazandılar. Şiddetin tanımı genişletildi. “Mor Çatı – Kadın Sığınağı Vakfı” şiddeti şöyle açıklıyor:


…Yasada belirtilen şiddet kavramı yalnızca fiziksel şiddeti değil, ekonomik sözel ve duygusal şiddeti de kapsamaktadır. Örneğin eşiniz size fiziksel şiddet uygulamıyor olsa bile size para vermemesi, artık yaşlandığınızı ve çekici olmadığınızı söyleyerek sizi aşağılaması, kendinize olan güveninizi sarsıcı sözler kullanması, hakaret etmesi duygusal şiddete uğradığınız anlamına gelir. Bu tür sözel ya da duygusal şiddete uğradığınız durumlarda da bahsi geçen yasadan yararlanmayı talep edebilirsiniz.

Yasa hükümlerine göre ; “ Sadece şiddet mağduru kadının beyanı esas alınarak, doğrudan koruma tedbirleri uygulanmaktadır.” maddesiyle kadına tam yetki verilmiştir. Kadının mağduriyetinde işe yarayan bu madde, kadın ard niyetli olduğunda ise erkeğin idam fermanı olmuştur. İspat etme zorunluluğu olmadığı için kocasına kızan, kocasına eziyet etmek isteyen, başka hesapları olan kadın, karakola giderek kocasını şikayet ettiğinde süreç boşanmaya doğru evriliyor. Kadın pişman olup şikayetini çekmeye kalktığında ise durum kamu davasına dönüştüğünden dava devam ediyor. Şiddeti uygulayan yalnızca koca değil, bu kapsama baba, abi, kardeş vb.gibi kişiler de giriyor. Pozitif ayrımcılıkla çocuğun velayeti kadına verilip, erkek evden uzaklaştırılınca erkekler mağdur ediliyor. Sözleşmenin imzalandığı 2011 yılından bu yana kadın cinayetlerinde hızlı bir artış olmuştur. 2011’de, 121 olan sayı, 2016’ya gelindiğinde ise 328’e ulaşmıştır. Son yıllarda aileler boşanma nedeniyle dağılmaktadır. Yasanın içeriğini açıklamak için verilen bir örnekte; baba eve geldiğinde karısını başka bir erkekle uygunsuz vaziyette bulduğunda, 13-14 yaşlarındaki kızını da odasında erkek arkadaşıyla annesinin durumunda yakalarsa; öldürmeye, dövmeye, yaralamaya, hakaret etmeye hakkı yoktur. Bu olaydan yola çıkarak; karısına, kızına tavır almaz,küsemez.Küstüğünde taraflara pisikolojik şiddet uygulamış sayılır. Kızının harçlığını kesemez, evin harcamalarını kısamaz. Yaptığı ekonomik siddet kapsamına girer. İstanbul Sözleşmesi; “ Erkek, karısının ve kızının cinsel hayatına karışamaz” diyor.


İstanbul Sözleşmesi, “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramını hukuk sistemimize ilk sokan düzenleme olması açısından çok önemlidir. Bu belgede “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramıyla kadının-erkeğin eşitliği değil, üçüncü cins diye ifade edilen LGBT’lileri kapsıyor. Devlet; “ toplumsal cinsiyet eşitliği” kapsamında lezbiyen, biseksüel, transların cinsel kimliklerini ve cinsel yönelimlerini her türlü şiddete karşı güvence altına almaktadır. Sözleşmede “ Toplumsal Cinsiyet”; “Toplum tarafından yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan roller, davranışlar ve eylemler anlamına gelir” diye tanımlanıyor. Sözleşme kendini hangi görevlerle yükümlü kılıyor?

İstanbul Sözleşmesi- (5-12):

…taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır.

 

…Taraflar; kültür,gelenek, görenek, din veya sözde ‘namusun’ işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar.


Görüldüğü gibi, “ ailede çocuklara kültürden,gelenekten, görenekten ve dinden hareketle cinsel kimlik modelleri dayatılamaz” deniliyor. Ebeveyn çocuğuna “sen erkek adamsın”, “sen kızsın” diyerek; şeref, namus, edep,utanma duygusu gibi kavramları dayatamaz. Hatta kız çocuğuna kız bebek, erkek çocuğuna oyuncak tabanca, oyuncak otomobil aldığında çocuğa cinsel kimlik, rol yüklediğinden yönlendirme sayılıyor. Eğer çocuğa ses tonu yüksek biçimde “sen kızsın”, “sen erkek adamsın” uyarmaları “çocuğa karşı şiddet” kapsamına girmektedir. Peki ailede çocuk cinsel kimliğini edinemezse nerede edinecek? Bu konuda feminist ve LGBT çevreleri ; “ Çocuğa yönelik baskı ve yönlendirmelerde bulunulmazsa, çocuklar özgürlük ortamında “erkek” veya “kız” rollerine girmek zorunda kalmadan kendi cinsel eğilimlerine yönelerek içlerindeki trans veya gey’liği ortaya çıkarabileceklerdir” denilmektedir.

İstanbul Sözleşmesi devleti, “özgürlük ortamını” sağlamakla yükümlü kılıyor. 14. Eğitim maddesi şöyle diyor:

…kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rollerinin yeni nesillere taşınmaması için, Toplumsal Cinsiyet Hakkı gibi konulara ilişkin materyalleri öğretim müfredatına ve eğitimin her seviyesine eklemek için gerekli adımları atmaktan devlet sorumludur.

Yukarıda tanımlanan görevleri “ yeni nesillere taşımak için” kolları sıvayan Milli Eğitim Bakanlığı, ETCEP( Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi ) başlattı. Proje kapsamında ilkokul ve ilkokul öncesi öykü, masal ve resimli kitaplarda erkek, kız sözcükleri cinsiyet ayrımcılığı olarak kabul edilip kitaplardan çıkarılması doğrultusunda çalışmalar yürütüyor. ETCEP’’in bir alt projesi olan OTCETA (Okular için Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Teminat Aracı) ile okul standartları belirlendi. El kitapları hazırlandı. Üniversite alanında YÖK, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği dersini zorunlu hale getirdi. Dinayet İşleri Başkanlığı’ da sürece katıldı. El Hak! “ toplumsal eşitliğe aykırı” sözcük ve kavramları temizleme yoluna girerlerse sonuçta Kur’an-ı Kerim’i toptan yasaklamak zorunda kalacaklar. Çünkü, içindeki Lut Kavmi, kadın, erkek tanımları, hakları daha birçok konu imzaladıkları uluslararası sözleşmeyle çelişiyor. Usulüne uygun olarak imzalanan uluslararası sözleşmeler Türkiye’deki tüm kurum ve yasadan üstün sayılmaktadır. Bu yüzden yapılacak iş, Kur’an-ı sözleşmeye uydurmak olacaktır. Bakalım bu konuda AKP, hangi adımları atacak hep birlikte göreceğiz.


Devlet kurumları var gücüyle savaşırken, özel sektör boş durur mu? Başta Koç Holding olmak üzere, Ariel, Dow, Ünilever, Badger &Winters gibi birçok firma cins ayrımcılığını hatırlatan sözcüklere karşı cihat(!) ilan ettiler. Medyada, görsel, yazılı basında, TV’de; ata, atasözü, bey, beyefendi, bayan, hanım, hanımefendi, bacı, adam, ağa, efe, oğlan, delikanlı, babayiğit, cadı, aslanparçası gibi sözcükleri belleklerden silme çalışmaları yürütüyorlar. Avrupa’da giderek yaygınlık kazanmaya başlayan (bay- bayan bölümlerinin olmadığı ) ortak tuvalet kullanma kampanyaları yürütülüyor.

Türkiye’de 1938’den beri çıkarılan kanun, yönetmelik,anayasal değişikliklerinin vb. ardında emperyalizmin eli mutlaka olmuştur. Son yıllarda kadın – erkek ilişkileri alanında yapılmak istenenleri kavramak için ABD’ye, Avrupa ülkelerine bakmakta fayda vardır. Batı ülkelerinde uygulamaya konulan her şey kısa zamanda Türkiye’de yankısını bulur. Bir zamanlar ABD, İngiltere arasındaki ilişkileri açıklamak için söylenen sözü kendimize uyarlarsak “ABD hapşırırsa Türkiye nezle olur” diyebiliriz. Bakalım Batı dünyası nasıl “hapşırıyor”?


Bugün dünyada yaklaşık olarak sekiz milyar insan yaşıyor. Dünya nüfusu hızla çoğalıyor. Nüfus çoğaldıkça kaynakların kullanımı, üretim süreçleri, iklim,küresel ısınma, refahın paylaşımı göçler gibi sorun başlıkları gündemin baş köşesine oturuyor.Uluslararası büyük sermaye zenginliği yoksullarla paylaşmayı asla istemiyor. Paylaşmak bir yana, insanlığın büyük bölümünü “ gereksiz fazlalık” olarak gördüğünden bu fazlalıklardan kurtulunması gerektiği, dünya politikalarına yön veren çevrelerde ciddi olarak dile getiriliyor.

Rockefeller;

 …sistemin işlemesi için 300-500 milyon insana ihtiyacımız var. Gerisi fazlalık…

CNN’in Sahibi Ted Turner:

Daha yüksek standartta yaşamak istiyorsak mutlaka dünya nüfusunu azaltmalıyız.

Dünya egemenleri arasında “gereksiz fazlalıklardan kurtulma” anlayışında ortak görüş varken kalacakların sayısı hakkında fikir birliği yok. Sayı 300 milyon ile 1 milyar arasında gidip geliyor.Genetik alanındaki gelişmeler, GDO’’lu besinlerin insanığın beslenmesinde giderek en büyük payı almaya başlaması, istenilen projenin başarıyla uygulanmasını mümkün kılacak gibi görünüyor. GDO konusu uzmanlarının belirttiği gibi; bu çeşit yiyeceklerle beslenen canlılar üç nesil sonra üreme yeteneklerini yitiriyorlar. Yine aynı şekilde, yapay zeka, robot teknolojisinde atılan dev adımlarla insan eli değmeden, ya da çok az personel çalıştırarak dev ölçekli üretim bugünden gerçekliğe büründü. Kısa zaman içinde işçilerin, çalışanların olmadığı elektronik ortamda yönetilen, robot teknolojilerinin üretim yaptığı projeler geliştiriliyor. İnsanlığın evrildiği süreç bu boyutlara taşınınca şu aşağıdaki sözler söyleniyor:

Zygmunt Baumann- Iskarta Hayatlar, Modernite ve Safraları:

… Dünya ıskarta insan, (işsiz) tüketilmiş mal ve eşyanın çöpleri ile doldu. Modernite için, bir varlık olan insanın ıskartaya(çöpe) dönüşmesi ile eşyanın çöpe dönüşmesi aynıdır. Atık insanlar hız kesmeden çoğalıp muazzam miktarlara ulaşırken gezegendeki çöp alanları ve çöp atığı geri dönüşüme sokacak araçlar giderek azalmakta “ bundan sonra gündemimiz, atık insanların ve insani atıkların tasfiyesidir

Prof. Noah Harrari- Homo Deus:,

… Askeri ve ekonomik olarak vazgeçilmez olan yoksulları korumak yerine kendi çıkarları için hareket eden 20. Yüzyıl elitleri, 21. Yüzyılda üçüncü sınıf insanları (gereksizleri) taşıyan vagonları ( her ne kadar acımasız olsa da ) tamamen geride bırakmak ve sadece birinci sınıfla geleceğe doğru ilerlemek istiyor.


İnsanlığın safraları olarak gördükleri milyarlarca insanı yok edeceklerini açık açık, düşüncelerini gizlemeden söylüyorlar. Hitler bunların yanında yeni doğmuş günahsız(!) bebek gibi kalır. Çok az sayıdaki, mülkiyetin esas sahibi, aşırı zenginler ve onlara hizmet eden teknikerlerden oluşan görevlilerden başkasının yok edileceği bir dünyadan söz ediliyor. Peki bu istenilen felaket senaryosu nasıl gerçekleştirilecek?

Toplumların yapısını irdeleyen bu çevreler; “ TV, eğitim süreci, okul, sanal ortam, iş dünyası, askerlik, kentler vb. egemenlerin kontrolü altında olmasına rağmen, aile ortamı egemenlerin kontrolünün dışında izole alanlar olarak yaşamaya devam ettiği”ni belirtiliyorlar.

Jack Goody:

…ailenin kontrolü; hem toplum sosyolojisinin, hem ekonominin, hem de NÜFUSUN kontrolü demektir.


Dr. Kilpatrick:

…aile denen şey nihayetinde, geri kalmış, ayaklarımıza dolanıp bizi geri çeken bir kurumdan başka bir şey değildir.

Yapay zekanın kullanıldığı, robotların üretim süreçlerinde yer aldığı bir dünyada “ atık insanlar”a yer olmadığı gibi, bu “ atık insanları” yetiştiren aileye de ihtiyaç olmadığı söyleniyor. Aileyi hemen yasaklama gibi geri tepecek uygulamalardan uzak durarak, bunun yerine aile kurumunu yozlaştırarak çocuğun yapılmasına engel olacak ortamları yaratıyorlar. En başta geleneksel aile tanımı değiştiriliyor. Ailenin anne, baba ve çocuklardan meydana gelen özelliğini dinamitliyorlar. Lezbiyen, Gey evliliklerinin yolu açılıyor. Gençler arasında birlikte yaşama yaygınlaştırılıyor. Birlikte yaşamda ise çocuk olmadığından nüfus da artmıyor. ABD’de 2015 yılında eşcinsel evlilik yapmak yasalaştı. Avrupa ülkelerinde, Latin Amerika’da yaygınlık kazandı.

Eşcinsellik, “hastalık” olarak tanımlanırken yapılan değişikliklerle hastalık kapsamından çıkarılarak tıbbi kalkan oluşturuldu. Sinema, dizi, çocuk filmleri, çizgi roman, tiyatro, roman,reklam, sosyal medya vb. alanlarda eşcinselik içeren yazılı ve görsel materyallere yer verilerek böylesi bir yaşam özendirilip meşrulaştırılıyor.

Anti-natalizm adıyla yaygınlaştırılan akım taraftarları, “ çoğalmayı reddeden hareket” olarak örgütleniyorlar. Bu grup taraftarları, “biz bu kirli dünyaya çocuk getirmek istemiyoruz” sloganı temelinde propoganda yapıyorlar. Bunun yanında; “ çocuk yap baskısına teslim olup hayatını mahvetme.”, “ Çocuk demek, para demek. Niye kendin harcamıyorsun?”, “ Dünyada yeterince insan yok mu?” gibi sloganları kullanıyorlar. TV’de, müzik endüstrisinde, özellikle Güney Kore’liler arasında ilk bakışta anlaşılamayan makyajlı,giysileri aynı ne kadına, ne de erkeğe benzemeyen üçüncü cins “kahramanlar” gençliğin önüne idol olarak sunuluyorlar. Batı ülkelerinde kadın ve erkek kavramlarını, ayrımlarını “cinsiyet eşitliği ilkesi” ne aykırı bularak; “Nötr Cinsiyet Hareketi” başlatıldı. Bu hareket birçok ülkede kendine taraftar buldu. İlk kez cinsiyetsiz veya nötr cinsiyetli pasaport Hollanda’da verildi.

Batılı kapitalist ülkelerde doğan, kadın hakları savunuculuğu ile yola çıkan feminist hareket bir burjuva kadın hareketidir. Kadın haklarını istismar ederek, akılları bulandırarak yanlış hedefler göstererek burjuvaziye hizmet eder.Onun sözlüğünde “sınıf” diye bir kavram yoktur. Erkek- kadın derken sınıf ayrımı yapmaz. Feministe göre; erkek holding patronu ile inşaat işçisi aynı kategoride, “ düşman” saflarındadır. Kadınlara bakarken de bir sınıf ayrımına gitmez. Sürekli olarak erkek düşmanlığı yaparak hedef şaşırtır. Feminizim sistemden kaynaklanan birçok sorunu erkeğin sırtına yükler. Faaliyetinin merkezine “birey” i koyar. Toplumsal rollerden, sınıftan soyutlanmış birey temel alınınca emperyalizm,kapitalist sömürü, küreselleşmenin getirdiği yıkım perdelenmiş olur. Batı dünyasında feminist hareket ile LGBT hareketi el ele birlikte yürüyor. Çünkü aynı ideolojik kaynaktan besleniyorlar. ABD’de eşcinsellerin gittiği bir barda yapılan katliamı protesto etmek amacıyla 28 Haziran 1970 tarihlerinde başlatılan protestolar diğer ülkelerde de yaygınlaştırıldı. Yapılan soruşturmalarda katliamı yapan şahsın, ABD derin devletinin bir ajanı olduğu ortaya çıktı. ABD’nin, İngiltere’nin yönlendirdiği, Soros’un yemlediği “ Onur Yürüyüşleri” dünyada yaygınlık kazandı. İngiltere Başkonkonsolosu Leigt Turner, ABD İstanbul Konsolosu Charles Hunter yaptıkları açıklamalarla LGBT etkinliklerini desteklediklerin açıkladılar. 21 Haziran 2017’de Ankara ABD Büyükelçiliğine LGBT bayrağı asıldı.

Bugün Türkiye’de siyasi partilerin bir çoğu; “ demokrasinin, özgürlüklerin savunulması” nın gereği olarak LGBT hareketini savunup, destekliyorlar. HDP Parti programında, işçi-emekçi sorunlarından önce “LGBT Sorunlarını” öne almış, geniş yer vermiş. CHP parti programında henüz yer vermemekle birlikte CHP milletvekilleri “onur yürüyüşlerinde” yer alarak, ayrıca ellerindeki belediyelerin açıklamalarıyla da destekliyorlar.

CHP-HDP DESTEKLERİ:

  • kadın_cinayetleri_ve_hadım_edilen_erkeklik_5
  • kadın_cinayetleri_ve_hadım_edilen_erkeklik_6
  • kadın_cinayetleri_ve_hadım_edilen_erkeklik_7
  • kadın_cinayetleri_ve_hadım_edilen_erkeklik_8
  • kadın_cinayetleri_ve_hadım_edilen_erkeklik_9

 

Eskiden kendini “sol”, “sosyalist” olarak kendini tanımlayan hareketler, feminizmi; “ bir burjuva hareketi, işçi hareketine düşman” olarak gördüklerinden dolayı bu çevrelerle aralarına mesafe koyuyorlardı. Eh zaman aktı, devir değişti. Liberal değerler gelip, Lenin’i sosyalist partilerden kovunca pusulalar şaştı. ABD elçileriyle kolkola girerek, “demokrasi adına, kadın özgürlükleri adına” mücadele etmek moda oldu. Biraz araştırma yapıldığında Türkiye’de faaliyet gösteren kendini “sosyalist” diye tanımlayan çoğu parti ve çevrenin LGBT ile içli dışlı oldukları görülecektir. Söylemlerinde kullandıkları “ işçi, emekçi,sömürü” gibi kavramlar, onların burjuva işbirlikçisi olma gerçeğinin üstünü örtmesine yetmeyecektir. Feminizm, LGBT gibi hareketler, emperyalizmin kurgulayıp emekçilerin üzerine saldırttığı bozguncu hareketlerdir. Ne diyordu Lenin:

…Kadının toplumsal ve insani konumu ile üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet arasında mevcut olan kopmaz bağ, güçlü bir dille ifade edilmelidir. Feminizmle bizim politikamız arasında mevcut olan, silinmesi imkansız, net ayrım çizgisi, işte budur

Sosyalizmin en temel ilkelerini görmezden gelerek, kızıl bayraklarını atıp, ellerine LGBT bayrağı alanların içine düştükleri sefalet ortadadır.

“ Hayat mı çok acımasız?” ya da “Devrimci hareketler mi belkemiksiz?” varın bu konuda ki kararı siz verin. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Taylan Özgür’ün ODTÜ’sünden bu günün ODTÜ’süne geldik. Vietnam kasabı ABD Elçisinin arabasını yakan Taylan Özgür unuturulup yerine liboş, nonoş değerleri(!) savunan insanlar yaratıldı.

 

Türkiye’de milyonlarca insanın benimseyerek attığı; “ Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganından sıkılıp kendilerine lider ve yol gösterici olarak eşcinsel olduğu söylenen, İngiliz şarkıcı ; Freddie Mercury’i bulan Beşiktaş Belediyesi, LGBT bayrağını Belediye binasına asmıştı.

Tümüyle Batı kapitalizminin kontrol ettiği Türkiye medyasında hergün erkek düşmanlığı yapılarak, erkek- kadın arasındaki ortak yaşam düşüncesi yok ediliyor. Kadınların erkeklere olan güveni sarsılarak, kadınlar kadınlara, erkekler erkeklere yönlendiriliyor. TV’de kadın programlarında, yemek programlarında, dizilerde üçüncü cinsten kişilere abartılı şekilde yer verilerek benimsetiliyor. Hep “ kadınlar mağdurdur” mesajı verilerek erkekler sindiriliyor. Kadına yönelik şiddet ön plana taşınırken erkeğin uğradığı şiddet görmezlikten geliniyor. Bu dünyada sadece kadınlar mı baskı, şiddet görüyor?

Savaşlarda erkekler ölüyor.

İş kazalarında ölenlerin ezici çoğunluğu erkekler.

Cinayet sonucu ölenlerin dörtte üçü erkek.

Evsiz, sokağa düşmüş olanların çoğu erkek.

Meninizm(kadınlarla erkeklerin eşit haklara sahip olmasından hareketle, erkek haklarını dile getiren bir hareket) taraftarlarının verdiği bilgiye göre; 2014’te COC (Center Of Concern)’un yayınladığı rapora göre 5,4 milyon erkek ve 4,7 milyon kadın aile içi şiddete maruz kalmış. Buna karşın ABD’de 2 binden fazla kadın sığınma evi varken bir tane de erkek sığınma evi var.

Sonuç olarak lafı uzatmadan söyleyecek olursak;


Kapitalist Sistem erkeği de kadını da eziyor. Her iki cinsin birbiri üzerinde egemenlik kurmadığı, baskı uygulamadığı eşit haklara sahip eşitlikçi bir toplumda yaşamak isteği öne çıkarılmalıdır. Sağcı, dinci çevrelerin kadını aşağılayan; ezip, tüm haklarını yok ederek onu erkeğin kölesi, zevk unsuruna dönüştürmeye çalışan anlayışlarına karşı durmak gerekir. Yine aynı şekilde emperyalist merkezlerde kotarılıp, sol çevrelerin eliyle taşınarak, kadını erkekten koprarak yalnızlaştıran, kapitalizmin tüketim nesnesine dönüştüren anlayışlarını görüp, oyunlarına kapılmayalım.

11 Pings & Trackbacks

  1. Pingback:

  2. Pingback:

  3. Pingback:

  4. Pingback:

  5. Pingback:

  6. Pingback:

  7. Pingback:

  8. Pingback:

  9. Pingback:

  10. Pingback:

  11. Pingback:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :