Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Posted in:

Kökü Dışarıda

Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı olarak çalışan Councill on Foreign Relations (CFR)’nin 1996 yılında yayımladığı bir raporda Türkiye’deki siyasal durumun analizini yaparken bazı kehanetlerde bulunmuştu.

Kurum raporunda, “Önümüzdeki süreçte Recep Tayyip Erdoğan Başbakan, Abdullah Gül de Dışişleri Bakanı olacak.” diye yazmıştı.

Aynı yıl 15 Ekim 1996 günü ABD’nin Yahudi asıllı Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, Tayyip Erdoğan’ı İstanbul Belediyesi’ndeki makamında ziyaret ederek Erdoğan’a, “Siz İstanbul’u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz.” dediği basında yer almıştı. Bu haber üzerine o dönem Aydınlık dergisi, “Abramowitz, Erbakan’ın yerine Tayyip’i hazırlıyor.” manşetini atmıştı.

Aydınlık’tan daha önce Ertuğrul Özkök, Abramowitz’in bu konuyla ilgili olarak “Evet, kravatlı ve daha şehirli kılıklı görünen Erdoğan’ı Erbakan’a tercih ederiz.” dediğini köşesine taşımıştı.

1996 yıllarında Erbakan’ın kalemi Batılı güç merkezleri tarafından kırıldı ve “daha şehir kılıklı görünen, kravatlı” Tayip Erdoğan’ın yolu açıldı.

Erbakan, yapılan postmodern darbe ile (28 Şubat) görevinden istifa etmek zorunda kaldı.1997 yılında RP hakkında açılan kapatma davası sonucunda parti kapatılarak önder konumundaki kişilere siyaset yasağı getirildi.

Dinci hareket içindeki Gelenekçiler bir kenara itilerek cezalandırılırken Yenilikçilerin yollarına güller döşendi.

Refah Partisi’nin yerine kurulan Fazilet Partisi kongresinde Abdullah Gül, Recai Kutan’a karşı aday oldu ve az farkla seçimi kaybetti.

Fazilet Partisi’nin Refah Partisi’nin bir devamı olarak kurulduğu iddiasıyla parti kapatıldı.

Bu kez Milli Görüş hareketi içindeki Yenilikçiler ayrılarak Abdullah Gül liderliğinde daha sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın başına geçeceği Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdular.

AKP, kuruluş organizasyonunu Bilkent Otel ve Konferans Merkezi’nde yaptı.

Erdoğan, bu konferans salonunda yaptığı konuşmada, “Bugünden sonra Türkiye’mizde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” dedi.

Nitekim, Yenilikçilerin lideri Erdoğan, “Yeni Türkiye”nin temellerini bu salonda atmıştı.

O yıllarda yapılan bir operasyonla bankaların içi boşaltıldı ve 150 milyar dolara yakın bir para buharlaştırıldı.

Bu ekonomik yıkımın sonucunda merkez sağ partilerin tümü çöktü.

Medyada reklamı yapılan ve yıldızı parlatılan AKP,ilk seçimdeiktidara geldi.

Yeni hükümet kuruldu ve Erdoğan Başbakan, Gül’de Dışişleri Bakanı oldu.

CFR’nin 1996 yıllında yaptığı kehanet böylece gerçekleşmiş oldu.

AKP, “Eski Türkiye”nin unsurlarını süreç içinde tasfiye ederek Yeni Türkiye’yi kurdu.

Uzun zaman ülkeyi tek başına yöneten AKP içinde ayrışmalar yaşanmaya başlandı. Parti adına başbakanlık yapan Ahmet Davutoğlu, AKP’den ayrılarak 12 Aralık 2019’da Gelecek Partisi’ni kurdu.

Partinin kuruluş toplantısı Bilkent Otel ve Konferans Merkezi’nde yapıldı.

Gelecek Partisi’nden bir yıl sonra Ali Babacan liderliğinde bir grup daha partiden koparak 9 Mart 2020 tarihinde Deva Partisi’ni kurdular.

Partinin kuruluş toplantısı Bilkent Otel ve Konferans Merkezi’nde yapıldı.

2023; hem iktidar, hem de muhalefet partileri açısından çok önemli bir yıl.

İktidar partisi AKP, Cumhuriyet’in 100’üncü yılında yeni kurdukları devleti ilan etme hesapları yaparken, muhalefet de yapılacak seçimi kazanarak iktidara gelme hesapları yapıyor. Bu temelde ülkede; Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı denilen iki cephe oluştu.

Millet İttifakı’nı oluşturan partiler; CHP, İYİ Parti, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Demokrat Partisi yapılan ittifakın ortak metnini 28 Şubat’ta kamuoyuna açıkladılar.

Toplantının yapıldığı yer yine Bilkent Otel ve Konferans Salonu’ydu.

Bilkent Otel ve Konferans Salonu’nu cazip ve partiler açısından vazgeçilmez kılan özellikleri neydi?

Neden bütün partiler burada kurulup, burada vitrine çıkıyorlardı?

Türkiye’yi yönetmeye aday olan ittifaklar, kamuoyuna seslenişlerini neden buradan yapıyorlardı?

Ankara’da toplantı yapılacak bir otel, konferans salonu yok muydu?

Olmaz olur mu, daha geniş, daha görkemli salonlar mutlaka vardır.

Bilkent Otel ve Konferans Salonu’nu vazgeçilmez kılan özelliği bulmak için Bilkent adına odaklanmamız gerekiyor.

Bilkent Üniversitesi, 20 Ekim 1984’te Türkiye’nin ilk vakıf üniversitesi olarak İhsan Doğramacı tarafından kuruldu.

Sabetayist avcısı Yalçın Küçük ve birçok kaynak, İhsan Doğramacı’nın Yahudi asıllı olduğunu belirtirler.

Doğramacı ise kendi kökenini Irak Türkmenlerine dayandırıyordu.

Türkmen olması olanaksız bir durum. Çünkü, Türkmenlerin Türk siyasal hareketindeki etkileri ve varlıkları sıfırdır.

Siyasal harekete etkisi ve gücü, uluslararası bağlantıları, onun Yahudi kökenli birisi olduğunu bizlere gösteriyor.

İhsan Doğramacı aynı zamanda YÖK’ün kurucusu ve ilk başkanıdır.

İhsan Doğramacı, 92 yıl süren yaşamında Türkiye’de birçok şeyin kurucusu olmuştur.

Örneğin, AKP’nin de kurucusudur.

Abdullah Gül başkanlığındaki ilk AKP Hükümeti, Doğramacı’nın Ankara Bilkent’teki evinde kurulmuştur.

Toplantı masasının bir ucunda Abdullah Gül, diğer ucunda da Erdoğan oturarak Bakanlar Kurulu listesini bu evde hazırlamışlardır.

İhsan Doğramacı aynı zamanda darbeci Kenan Evren’in de has dostu idi.

Aralarından su sızmıyordu.

Türbanı üniversiteye onlar soktular.

Onlar, üniversiteleri bilim üretilen bir yer olmaktan çıkararak piyasa ekonomisine bağladılar.

Akademisyenleri cezalandırarak, üniversiteden uzaklaştırarak okullarda dinci örgütlenmenin yolunu açtılar.

Türk ulusuna karşı işledikleri suçların sayısı oldukça fazladır.

Doğramacı’yı bir kenara koyup yeniden konumuza dönecek olursak, son yıllarda özellikle AKP’nin devleti tümüyle ele geçirdiği 2010’lu yıllardan sonra Türkiye’de yeni bir anayasa tartışmaları başlatıldı. Batılı emperyalist merkezlerin istekleri doğrultusunda Türkiye’nin yeniden şekillendirilmesi talebi öne çıkarıldı. Toplumsal örgütlenmenin ve sistemin en özgün ifadesi olan anayasa talebi bu merkezlerle bağlantılı olan çevrelerce dile getirilmeye başlandı. Barolar, sivil toplum örgütleri, üniversiteler, partiler bir araya gelerek taslak anayasa metinlerini ortaya koydular. Ortaya çıkan tüm metinler incelendiğinde; var olan anayasadaki ilk dört maddenin, Atatürk’ün, kurucu irade olarak Türk ulusunun, Türkçenin anayasal metinden çıkarılarak aynı Irak’ta olduğu gibi etnik, mezhep, din temelinde toplumun ayrıştırıldığı bir anayasanın istendiği görülecektir. Bir de olmazsa olmaz olan üniter devlet anlayışı terk edilerek adem-i merkeziyetçiliği esas alan, federasyonun yolunu açan ilkenin anayasaya yerleştirilmesi isteniyor.

Batı kapitalizmi ve onların ortakları, Türkiye’ye böyle özellikleri olan bir anayasayı dayatıyorlar.

AKP ve MHP bir anayasa metni yazıp bir kenara koydu. Ortaya sürmeleri için uygun bir ortamın oluşmasını bekliyorlar.

Abdullah Gül, AKP’nin Dışişleri Bakanı olduğu zamanlarda, “1921 Anayasası Türkiye’nin en özgürlükçü anayasasıdır.” demişti.

2006’da AKP’nin ölen Genel Başkan Yardımcısı Mir Dengir Fırat, “Bu Cumhuriyet’in sahipleri, bu Cumhuriyet’i kuran 1921 Meclis’ini teşkil edenlerdir, doğrudan doğruya halkı temsil eden ve bu ülkeyi kuran iradedir. AK Parti, her ne kadar 14 Ağustos 2001’de kurulmuş gibi görünüyorsa da resmen aslında AK Parti felsefesi, 1921’deki 1. Meclis’in felsefesinin birebir aynısıdır.” demişti.

Yine Recep Tayyip Erdoğan Temmuz 2014’te açıkladığı Cumhurbaşkanlığı Vizyon Belgesi’nde, “23 Nisan 1920 Meclisi bu toprakların ilk demokratik, katılımcı, ademi merkeziyetçi anayasal düzenini inşa etmişti. Hiçbir etnik ayrıma dayanmayan, ideoloji barındırmayan, milletin iradesini siyasal işleyişin merkezine yerleştiren, merkez ile yerel arasında demokratik bir denge kuran bu anayasa, tam anlamıyla bir toplum sözleşmesi mahiyetindeydi…”demişti.

Abdullah Öcalan da açılım sürecinde, “1921 Anayasası o dönemin ilerici bir anayasası olup, Cumhuriyet’i kuran anayasadır. Biz bu anayasanın bugün tekrar uygulanmasını istiyoruz…”demişti.

Millet Cephesi’ni oluşturan 6 muhalefet partisi liderlerinin açıkladığı 48 sayfalık “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni”nde yeni bir anayasa özlemi dile getirilerek 1961 ve 1982 Anayasaları vesayetçi olarak suçlandıktan sonra, “1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığının peşinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sonraki anayasalarında daha dar kalıplara girmiştir.” deniliyor.

Atatürkçülük adına mangalda kül bırakmayan CHP ve İYİ Parti kurmayları, Atatürk önderliğinde yazılan 1924 Anayasası’nı “dar kalıpçı” olarak nitelendiriyorlar.

Altı muhalefet partisinin ilan ettiği “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” istekleri bir yalandan ibaret olup kitleleri kandırmaya yönelik hazırlanmış bir tuzaktır.

Bir kere anayasal sistemlerde “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” diye bir şey yoktur. Sadece Parlamenter Sistem diye bir şey vardır.

Kelime oyunları yaparak kurmak istedikleri sistemi gizlemeye yönelik çabalardır.

Bugün itibarıyla AKP, MHP, CHP, İyi Parti, Millet İttifakı bileşenleri, PKK ve Batı kapitalizminin güç merkezleri Türkiye’de aynı tipte anayasayı istiyorlar ve tümü de 1921 Anayasası’na atıfta bulunuyorlar. 1921 Anayasası işgal koşullarının anayasasıdır ve ümmet toplumundan çağdaş topluma geçişin ara aşamasıdır.

Emperyalizm ve gericilik, bize işgal koşullarının hukukunu dayatıyor. Türkiye’de kurulmuş olan partilerin siyasal programları aslında aynıdır. Söylemleri farklı olsa da aynı siyasal hedefler doğrultusunda hareket ederler.

Emperyalizm ve siyonizm, Türkiye’ye etnik, dinsel, mezhepsel temelde bir bölünmeyi dayatıyor.

Her kesimin, her inancın, devlet karşısında eşit temsil edildiği özgür bir anayasa istiyoruz.” deniliyor. “Özgürlük” şekerine batırılmış ve her etnik, dinsel, mezhepsel kesimin eşit temsil edildiği bir yapıdan özgürlük değil, olsa olsa kaos çıkar.

Türkiye’de 46 tane etnik grup ve yalnız İslam dini içinde 300 değişik anlayışın olduğu uzmanlarca söyleniyor.

Tarikatların ve mezhep anlayışlarının kendilerinin dışında kalanları Müslüman olarak görmemelerini nereye koyacağız?

Her etnik gruba ve her inanca eşitlik hakkı verilecekse ortaya birbirinden farklı yüzlerce hukuk sistemi devreye girer.

Böyle bir yapıdan birlik çıkar mı?

Özgürlükten söz eden bu çevrelerin bazıları, “Her etnik gruba anadilde eğitim hakkı” istiyorlar.

Dünyada bu hakların(!) özgürce kullanıldığı bir tek ülke var mı?

Elbette yok!

Böyle bir “özgürlüğün” yaşandığı bir devlet, bir ay bile varlığını sürdüremeden dağılır.

Aklın almadığı talepleri dile getirenlerin istedikleri sonuç da budur zaten.


Demokratik Gelişim Enstitüsü (DPI) Demokratic Progress Institute adlı Londra merkezli bir düşünce kuruluşu var.

Kurumun başkanlığını Kerim Yıldız yapıyor.

İngiliz istihbaratıyla içli dışlı olan bu kurum kendisine “Kürt Sorununu” dert edinmiş.

Türkiye’de toplantı üstüne toplantı düzenliyor..

Horozlu Ayna’da yayımlanan “CHP’de Atatürk Düşmanlığı” adlı iki yıl önce yayımlanan yazının 3. bölümünde bu örgütün faaliyetlerini anlatmıştım. Orada yazdıklarımı bir kez daha tekrar etmek istemiyorum. İlgilenenler o bölüme bakabilirler.

Enstitü, bu Şubat ayında, “Türkiye’de Anayasa Yapımı ve Çatışma Çözümü” başlıklı bir toplantı organize etti.

Bu toplantıdan 287 sayfalık bir rapor çıktı ortaya.

Raporu, açılım döneminin “Akil İnsanlar” heyetinden Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, AİHM uzmanı ve aynı zamanda Demokratik Gelişim Enstitüsü Uzmanlar Konseyi üyesi Prof. Dr. Sevtap Yokuş, Serbestiyet ve Kurdistan 24 internet siteleri yazarı ve Enstitü’nün uzmanı ‘Akil İnsan’ Dr. Vahap Coşkun, ‘Kürt Sorunu’ uzmanı Dr. Zeynep Ardıç birlikte yazmışlar.

Raporda ortaya konulan görüşlerin ve önerilerin özü, 6 muhalefet partisinin raporuna yansımış.

Her iki belgede de aynı tezler öne sürülüyor.

İngiliz istihbaratının yol göstericiliğinde yeni anayasa çalışmaları yürütülüyor.

Türkiye’de kurumlar öylesine teslim alınıp beyinler yıkanmış ki – bir iki istisna dışında – bu duruma bir itiraz gelmiyor.

Kimseden ses çıkmıyor.

Demokratik Gelişim Enstitüsü ile Bilgi Üniversitesi geçmişte 28 Kasım 2015 tarihinde İstanbul’da bir toplantı yapmışlardı.

Yapılan bu toplantı sonucunda hazırlanan rapor kamuoyuyla paylaşılmıştı. Raporda, bu toplantıya katılan kişilerin temsil ettikleri kurumlar incelendiğinde neden sürece bir itiraz gelmediği anlaşılır. Yuvarlak Masa çevresinde toplananlar, toplumsal yaşamda kavga eder gibi görünseler de aslında aynı yolun yolcusu oldukları ve aynı fikri paylaştıkları net biçimde görülecektir.

Bu liste, Türkiye’de yapılan siyasetinin gerçek aynasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :