Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Posted in:

Solun Başındaki Türban

CHP eski milletvekili Fikri Sağlar, katıldığı bir televizyon programında, “Türban irticai faaliyetlerin şeriat isteyenlerin üniformasıdır, başörtüsü yüzyıllar boyunca Anadolu’da bir geleneksel giysidir, arada fark var. Kendimden söylemek istiyorum ben yargılandığım zaman türbanlı bir hakimin karşısına gittiğimde benimle ilgili haklarımı koruyacağı ve adaleti yerine getirebileceği konusunda kuşkum var.” diye konuşunca konu, gündemin baş köşesine oturdu.

Yıllarca “başörtüsü, türban” üzerinden bir mağduriyet söylemi geliştirip epeyce bu konunun ekmeğini yiyen dinci çevreler, “ yine bize gün doğdu, güzel bir pas aldık, bunu gole çevirelim” düşüncesiyle konunun üstüne atladılar.

“Başörtülü bacıma yine dil uzatıyorlar!”

“İnanç özgürlüğüne çirkince bir saldırı…”

“Kadının nasıl giyineceğine kimse karışamaz.”

“İslam düşmanlığı”

“ Eski Türkiye’nin çağ dışı kalmış söylemi”

“Kapanmış konuları yeniden kaşıyarak gündemi geriyorlar.”

 Dinci ve liberal çevreler; bütün televizyon kanallarında, sosyal medyada yukarıda yer alan cümleler doğrultusunda saldırıya geçtiler. Konuşurken, “Despot, halktan kopuk CeHaPe zihniyeti yine hortladı.” diyerek düşüncelerini açıkladılar.

Oysa, Fikri Sağlar’ın konuşması daha haber olur olmaz Sağlar’ı bu konuda eleştirenlerin en başında Kılıçdaroğlu geliyordu. Bir soru üzerine konu hakkındaki düşüncesini şöyle açıkladı:

Nasıl paylaşırım arkadaşlar? Ya çağın neresindeyiz biz ya? Kişi başörtüsü takar takmaz o onun tercihidir. Benim görevim onun tercihine saygı duymaktır. Efendim hakim böyle olursa ya da şöyle olursa… Hakim hukukun üstünlüğüne ve vicdani kanaatine göre karar verirse gerçek anlamda hakimdir ve benim başımın üzerinde yeri vardır. Başörtüsü takar takmaz başka bir şey yapar yapmaz o ayrı bir şey o onun özel yaşam tarzıdır. Ona saygı duymam lazım. Ama ben saygı duyarken ondan ne bekleyeceğim gerçek anlamda adalet dağıtmasını bekleyeceğim. Adalet dağıttığı süre içinde hiçbir sorunum yok. Kaldı ki bizim parti meclisinde de var. Üstelik hukuk mezunu arkadaşlarımız da var parti meclisinde görev yapıyor. Evet dolayısıyla böyle bir ayrımcılığı asla kabul etmiyorum ve doğru bulmuyorum.

Kılıçdaroğlu’nun yukarıda yer alan görüşlerine CHP milletvekillerinin yanında birçok yazar ve siyasi çevre de destek verdi. Yaklaşık bir hafta süren tartışmalar bize, 50-60 yıllık zaman dilimi içinde solcuların, Atatürkçülerin görüşlerinin evrim geçirerek dincilerin görüşleriyle örtüştüğünü gösterdi. Zaman, bu konuda İslamcıları haklı(!) çıkardı. Önce üniversitelerde okuyan kız öğrencilerin “örtünme özgürlüğü” için başlattıkları türban eylemleri sonunda, üniversitelerde derslere türbanla girildi. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Kamuda çalışanlar da bu “hakkı” kullanmaya başladılar. Giderek toplumsal kurallar, eğitim her şey dini esaslara göre şekillenmeye başladı. Anayasa, yasa ve yönetmelikler tersini söylese de iktidarıyla, muhalefetiyle konsensüs sağlanmıştı. Eski Türkiye’nin “zorba, dayatmacı” yasaları hukuk diliyle söyleyecek olursak kadük ( fiilen geçerli olduğu halde uygulanmayarak geçersiz kılınan yasalar, kurallar) olmuştu. Yüz yıllık türban surunu çözülmüş, ortaya çıkan sonuçtan herkes memnundu. Demokrasinin işlediği hoşgörü ikliminde, çatlak ses çıkaran, eski rejimin kavramlarıyla konuşan Fikri Sağlar, sağdan, soldan gelen saldırılarla  siyaseten linç edildi. Adamcağıza kimse sahip çıkmadığı gibi neredeyse cüzzamlı gibi davranıldı.

Peki, bu noktaya nasıl gelindi?

Solcuyla şeriatçıyı, dindarla materyalisti aynı potada eriten güç ne idi?

Bugünü anlamak için biraz geçmişe bakmakta yarar var.

Yeşil Kuşak Sarmalında Türkiye

2. Dünya Savaşı sonunda iki kutuplu bir dünya ortaya çıkmıştı. Sovyetler Birliği’ne karşı başını ABD’nin çektiği Kapitalist kamp,  Sovyetler’i Yeşil Kuşak’la çevreleme kararı almıştı. Sovyetler’e komşu Müslüman ülkelerde dinci akım ve partiler desteklenip iktidara getirildi. Sosyalizmin etkisi din faktörü kullanılarak kırılmaya çalışıldı.

Türkiye’de de 1945’ten sonra laiklik esnetilerek dini kurumlar oluşturulmaya başlandı. Batı dünyası içinde yer alıp NATO’ya girildikten sonra devlet yönetimi ABD’nin kontrolüne geçince dini cemaat ve tarikatlara yol açıldı. 1950- 1980 yılları arasında dini örgütlenmeler iyice palazlandı.

Üzerinde yıllarca tartışılacak olan türban giysisi, ABD, Alman ve Nurcu operasyonu ile Türk kadınının başına 1968’li yıllarda geçirildi. Milli Nizam Partisi, Saadet Partisi ile dinci örgütlenme yaygınlaştırıldı.

Günde 25-30 kişinin çatışmalarda öldüğü günlerden geçerek 12  Eylül 1980 darbesine gelindi. 12 Eylül rejimi 24 Ocak Kararlarını uygulayarak işçi hareketini ezdi. Sol tasfiye edildi. Askeri cunta eliyle tarikatlar kollanıp yaygınlaştırıldı. Eğitimde Zorunlu Din Dersleri getirildi.

“Faizsiz Bankacılık” hizmeti veren finans kurumlarına bankacılık yapma hakkı verildi.

Tarikat ve cemaatlerin parasal ihtiyaçları karşılandı.

90’lı yıllarda Sovyet Sisteminin çökmesiyle birlikte ABD’nin Türkiye ile ilgili planlarında bir takım  değişiklikler meydana geldi. Batılı politikacılar, “Türkiye laikliği bırakıp İslam’a yönelmesi gerekir” cümlelerini sık sık kullanmaya başlayıp Orta Doğu’da “yeni bir Osmanlı’ya ihtiyaç” olduğunu belirtiyorlardı. Bu düşünceler doğrultusunda dinci akımların gelişimi hızlanırken, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun gibi aydınlar katledildi.

Dini cemaat ve tarikatlara holdingler kurdurularak büyük bir ekonomik güce ulaşmaları sağlandı.

Yayınevleri, gazete, dergi, radyo, televizyon, vakıf, cemaat, kurs, okul, parti, dernek, sendika gibi hayatın her alanına seslenen yapıların  istikrarlı çalışmaları sonucu milyonlarca insan etkilenerek bu dini yapıların saflarına katıldı.

Dindarlık, muhafazakarlık yükselen; sol, sosyal demokrasi, sosyalizm ise  gerileyen değerler oldu.

2001 yılında patlak veren ve 150 milyar doların buharlaştığı bankaların içini boşaltma operasyonunda merkez sağ partiler çöktü. Bu ekonomik, siyasi operasyonun ardından AKP, hiç gitmemek üzere iktidara geldi.

Geriye doğru, özellikle son 40 yıla baktığımızda Türkiye’nin uluslararası bir operasyonla CIA Orta Doğu İstasyon Şefi Graham Fuller’in deyimiyle “Türkiye’nin İslam’la buluşması” sağlandı. Siyasal İslam’ın iktidara taşınmasında ülkemizdeki tüm partiler, üstlerine düşen görevi eksiksiz yerine getirdiler. Emperyalist güçlerle birlikte hareket eden büyük sermaye ve sağ partilerin tutumları bir yana, savundukları düşüncenin gereği olarak sol partilerin  bu konudaki  bakışları geçmişte zaaf içindeydi. Aynı zaafı bugün de sürdürüyorlar.

12 Eylül 1980 darbesi bir yandan solu dağıtırken, düşüncesinde de büyük bir travma yarattı. Darbeden üç yıl sonra 1984 yılında bir araya gelen aydınlar, 1256 imzalı “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlıklı Aydınlar Dilekçesi’ni Kenan Evren’e sundular. Dilekçe eylemi ses getirdi, tartışmalara konu oldu. Dilekçeyi imzalayanların içinde sağcı aydınların(!) olmamasını eleştirenlere Aziz Nesin şöyle yanıt veriyordu:

Gerçekten çok haklısınız. Bu ülke sağcısıyla solcusuyla birlikte hepimizin. Sorunları da hepimizindir. Elbet böyle bir dilekçeye sağcılar da katılmalıdır; salt katılmak değil, bizimle ortaklaşa girişimcisi, düzenleyicisi olmalıdır. Biz bunu gerçekleştirebilmek için kestiremeyeceğimiz kertede çok çaba gösterdik. Irkçı sağcıların dışındaki dinci, liberal kapitalist pek çok sağcı aydına, sağ parti başkanlarına ve önderlerine ve ileri gelenlerine, sağcı tanınan bilimcilerine ve üniversite öğretim üyelerine, büyük sermaye sahiplerine başvurduk, onları toplantılarımıza da çağırdık. Ama her ne yaptıksa onları aramıza almayı başaramadık.

Aydınlar Dilekçesi Davası- Adam Yayınları – Sayfa:13

Aziz Nesin, mizah öyküleriyle, tartışma yaratan konuşmalarıyla ünlüdür. Yazarımız Aziz Nesin ve arkadaşları; dincileri, sağcıları, sağ parti liderlerini, büyük sermaye sahiplerini demokrasi cephesine kazanmak için çok çaba harcamışlar ama başaramamışlar. 12 Eylül’de başlarına aldıkları darbeden sersemlemiş solcular, pusulası şaşmış biçimde kendilerine dayak atanlarla demokrasicilik oynamaya çalışıyorlardı.Aziz Nesin’in Aydınlar Dilekçesi’ni anlatırken ortaya koyduğu; siyasal sorunları ele alış biçimi ve çözüm önerileri hastalıklıdır. Nesin ve arkadaşlarının, zaafları içinde barındıran bu düşünce tarzı solun geneline vardır. Aziz Nesin, yurdumuzda örnekleri oldukça fazla olan tutarsız aydın(!) örneklerinden biridir. 1983 yılında büyük sermaye sahipleri, sağcılar ve dincilerle demokrasi mücadelesi vermeye çalışırken 10 yıl sonra Doğu Perinçek’le birlikte Şeytan Ayetleri’ni yayımlayarak dinciliğe karşı mücadele etmeye çalışıyordu.

Aynı şekilde Nesin’in cumhuriyete ve Atatürk’e bakışı da sakattır. O, dini inançları olan ama Atatürk’ü seven ve ona saygı duyan insanları, hastalıklı bakış açısıyla şeriatçıların kucağına itiyordu

Darbeyle iktidara gelen cunta, Atatürkçü görünüp insanları Atatürk’ten nefret ettirmek için elinden ne geliyorsa onu yaptı. Cumhuriyet dönemi kurumları bir bir tasfiye edilirken, Türkiye uluslararası sisteme kopmaz bağlarla bağlanırken şapka ve bastonla Atatürkçülük taslandı.İçeri alınan tüm siyasal tutuklulara zorla Nutuk okutulup, Türkçü söylemle işkence edildi. Sonuçta; tüm siyasal tutuklular bilinçlerinde Kenan Evren’le Atatürk’ü özdeşleştirip ikisinden de nefret ettiler.

Oynanan bu oyunu göremeyen ya da görmek istemeyen sol, “Kemalist Diktatörlüğü” yıkmak için müttefik arayışlarına girdi.

Aydınlar Dilekçesi’nden 4 yıl sonra 1987 yılında, Murat Belge, Doğu Perinçek ve Abdurrahman Dilipak’ın katıldığı “İslamiyet ve Barış” paneli ile solcu,İslamcı ittifakının zemini aranıyordu. Mehmet Altan’ın ortaya attığı 2. Cumhuriyet kavramı büyük tirajlı gazetelerde savunulurken Kemalizm topa tutuluyordu. Birikim dergisi çevresinde toplanan liberal solcular, İslamcılarla “Medine Sözleşmesi” temelinde birlikte olmayı uzun uzun tartıştılar. 28 Şubat ve türban eylemlerinde mağdur olduğunu düşündükleri dinci çevrelere destek oldular.

Aralarında gazeteci, yazar, sanatçı, akademisyen ve siyasetçiler olarak başı açık 57 kadın; “Başörtüsüne Özgürlük” çağrısında bulundular. İçlerinde Amberin Zaman, Balçiçek İlter, Beral Madra, Çiğdem Mater, Figen Yüksekdağ, Nilüfer Göle, Oya Baydar, Sebahat Tuncel, Şirin Payzın, Zeynep Gürcanlı gibi kamuoyunda tanınmış kişiler şöyle diyorlardı:

“…Bizler, başı örtülü kadınlara yönelik eşitşizlik yaratan her türlü uygulamaya karşı çıkıyoruz. Başörtülü kadınların kamu hizmetlerinde görev alma, başta milletvekilliği olmak üzere merkezi ve yerel yönetimlere seçilme haklarının önündeki her türlü yasal ve yasal olmayan engelin ortadan kaldırılmasını talep ediyoruz. Hizmet alan- hizmet veren ayrımı yapmıyoruz. Yapılmasını reddediyoruz… Bu nedenle,başta iktidar partisi olmak üzere, TBMM içindeki ve dışındaki tüm siyasi partileri başörtülü kadınların haklarından yararlanmalarını engelleyen yasal mevzuatın değiştirilmesi için acilen, ön koşulsuz harekete geçmeye çağırıyoruz.

Başörtüsüzlerden ‘Başörtüsüne Özgürlük’ Çağrısı- 02. 07. 2013

Her ne kadar bu konuda TBMM’de gerekli yasal değişiklikler yapılmasa da yukarıdaki alıntıda yer alan düşünceler, bugün tüm siyasi partilerin benimsediği ortak düşüncelerdir. Yedi yıl önce liberal solcuların, küreselcilerin savunduğu bu görüşlerin gereğini AKP, fazlasıyla yerine getirdi. Aradan geçen yedi yıl içinde köprülerin altından çok sular aktı. Kitleler , siyasi partiler dini yaşam biçimi ile ilgili birçok deneyim biriktirdi.  Bugün aynı konuda sol kamuoyunun soruna nasıl yaklaştığına bir bakalım.

Birgün’de Ersin Eren, “Türban tartışması: Başka şeylerin üzeri mi örtülüyor?” başlıklı yazısında sorunu ele alıyor. Yazar, “Memleket dağılmış pazar yerine dönmüşken üniversitelerde başörtüsü yasağı günlerinden kalma ve çoktan kapanmış bir tartışma” yı gündeme getirenleri eleştirerek, “Reşit bir insanın nasıl giyineceği üzerine hiçbir otoritenin söz söyleme hakkının olmadığına kuşku yoktur” diyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde Afganistan’da kadınların uğradığı haksızlıkları sıralarken kadınlara giydirilen burkadan şikayet ediyor. Kadınların dünyada elde ettikleri kazanımları tarihi süreç içinde sıralarken “T ürkiye’de kadınlara seçme seçilme hakkı 5 Aralık 1934’te tanındı” diyerek tek cümle ile geçiştiriyor. Kadınlar Cumhuriyetle birlikte yalnızca “seçme-seçilme hakkı” mı elde ettiler? Hiç başka kazanımları olmadı mı? Kadınların erkeklerle eşit oldukları yasalara ne zaman geçirildi? Medeni hukukta ki kazanımlarını ne zaman elde ettiler? Yazarımız, 1923-1938 arasında ki kazanımları görmemek için gözlerini kapatıyor.

Bizim bu şaşkın solcularda ki Atatürk düşmanlığı, onları aydınlanma düşmanlığına, oradan da gericilikle ittifaka götürüyor.

Ersin Eren, yazısında kadınların Afganistan’da uğradığı haksızlıkları sıraladıktan sonra Türkiye’ye gelerek aynı baskıların ülkemizdeki kadınlara da yapıldığını örneklerle anlatarak yazısını şöyle bitiriyor:

İnanç özgürlüğünün yegane güvencesi olan laiklik yaşadığımız iklim içinde Anayasa’da sembolik bir ibare haline gelmişken, günde nerdeyse 3 kadın katledilirken, katiller mükafat gibi ‘cezalar’ alırken asıl meseleler gölgede kalmaktadır. Hiç ama hiç kimsenin kadının giyimi üzerinden siyasi malzeme üretmeye hakkı yoktur. Mini etek veya başörtü, kadının nasıl giyineceği sadece kendi bileceği iştir, bunu sorgulamak kimsenin üzerine vazife değildir!

birgun.net/haber/turban-tartismasi-baska-seylerin-uzeri-mi-ortuluyor-329333

Laiklik sadece inanç özgürlüğünün değil esas olarak yaşam biçiminin güvencesidir. Anayasa Mahkemesi’nin ve AİHM’nin kararları hiçe sayılarak topluma dayatılırken hukuk çiğnendi. Yazar, bu haksızlığı dile getireceği yerde karşı tarafla bir olup dile getirenleri de aklınca paylıyor. Uzun uzun 3 paragrafta Afgan kadınların çektiği çileyi anlatırken işin siyasal boyutuna girmekten özellikle kaçınıyor. Afganistan’da burka ne iş görüyorsa Türkiye’de de türban aynı görevi yerine getiriyor. Laik devletten, laik yaşam biçiminden uzaklaştıkça ülke olarak daha fazla sömürgeleştiğimiz gibi ulusal kaynaklarımızı yitiriyoruz.

Dini yaşam biçiminin İslam ülkelerinde pekiştirilmesi, laikliğin ortadan kaldırılıp, engellenmesi emperyalizmin bir politikası ve dayatmasıdır. Sayın yazarın uzun sayılacak yazısında emperyalizmin kadını yozlaştıran, ezen politikaları hakkında tek bir sözcük yok. Son 20-30 yıldan beri solcularımız emperyalizm sözcüğünü unuturken feminizmi keşfettiler. Dünyayı, toplumsal olayları kadın-erkek cinsleri üzerinden açıklamaya çalışıyorlar. Siyasal sorunlar, devlet politikaları, özgürlükler tek bir cinsin durumu üzerinden açıklanamaz.

Son yıllarda bir de erkek feministler çıktı ortaya. Kadınların gözüne girme isteği midir bilmem kadınlardan daha fazla feministlik taslıyorlar. Sözcü Gazetesi yazarı Deniz Zeyrek de onlardan biri. “Türbanlı ya da ‘başörtülü’ değil, sadece ‘kadın’!” başlıklı yazısının sonunda şöyle diyor:

Başörtüsü üzerinden başlayan o son tartışma, bir kez daha gösterdi ki asıl sorun ‘başörtüsü’ ya da ‘türban’ meselesi değil ‘kadın erkek eşitliği’ meselesidir. Erkek egemen siyaset, kadını ‘başörtülü’, ‘türbanlı’ gibi etiketlerle anmayı bırakıp, sadece ‘kadın’ olarak anmadığı, kadınların konumuna, kararlarına, duruşuna saygı duymadığı sürece, bir arpa boyu dahi yol ilerleyemeyiz.

sozcu.com.tr/20217yazarlar/deniz-zeyrek/turbanli-ya-da-basortulu-degil-sadece-kadın-6195691/

Yazarımız Deniz Bey, İzlanda’da yaşıyor herhalde. Türkiye’den, Türkiye’nin gerçeklerinden kopuk yukarıda eleştirdiğim Bir gün Gazetesi yazarı Esin Eren gibi sorunu cinsiyetçi olarak ele aldığı gibi şu anda yaşadığımız laikliğe aykırı durumları meşrulaştırdığı gibi onlara destek oluyor.

…İşini layıkıyla yapan, adalet dağıtan, hukuk devletine bağlı kadın hakimleri kıyafetleri yüzünden ötekileştirmek ne kadar doğru olur?… Sevgi Kılıç gibi, muhalefette siyaset yapan onlarca başörtülü kadına hangi hakla ‘vitrin süsü’ diyebilirsiniz?”

sozcu.com.tr-4 Ocak 2021

Atatürkçü gazetede, herhalde kendisi de Atatürkçü olsa gerek, işini gücünü bırakmış kamusal alanda hizmet veren türbanlı görevlilerin gönüllü avukatlığını yapıyor. Cumhuriyetten yana Atatürkçü insanların okuduğu Sözcü’deki yazarların geneli, türban konusunda Kemal Kılıçdaroğlu gibi düşünüyor. Yılmaz Özdil, televizyonda Ali Babacan’ın DEVA Partisi Kongresi’nde dudaklarını oynatarak kızkardeşinin ODTÜ ‘de “başörtüsü zulmüne uğradığını”anlatmasından etkilenmiş olsa gerek “başörtüsü konusunda geçmişte hata yaptık” diyor. En sıkı “Atatürkçü” böyle söylüyorsa liberali neler demez. Haber- Türk’ten bir başka köşe yazarı:

… Bugün CHP’de artık muhafazakarlar, başörtülü kadınlar da siyaset yapmak için pozisyon alabiliyorsa… Emin olun bu Kılıçdaroğlu’nun yıllar evvelinde ifade ettiği gibi özgürlükçü, demokrat ve insani perdeden baktığı o politikalarının bir sonucudur.”

Haber Türk – Sevilay Yılman- 05. 01. 2021

“perdeden” sözcüğü pencereden olsa gerek, perdeden değil, pencereden bakılır. Aynı gazeteden Nagehan Alçı da Fikri Sağlar’la telefon görüşmesini uzun uzun anlattıktan sonra şöyle diyor:

… Fikri Sağlar’ı tanırım. CHP içindeki totaliter, otoriter, laikçi isimlerden biri olarak görmüyorum Fikri Bey’i. Peki neden şimdi böyle Nur Serter tarzı bir açıklama yaptı? Açıkçası bu yasakçı tavrı ben Sağlar’a hiç yakıştıramadım. Ancak şu notu da düşeyim, kısa süre öncesine kadar CHP’de çok açık başörtüsü düşmanlığının bayraktarlığını yapan Necla Arat ve Nur Serter gibi isimler vardı, Kemal Kılıçdaroğlu bu isimleri partiden tasfiye etti, Sağlar hiçbir zaman bu sert laikçi kategorisinde anılan bir siyasetçi olmadı.

Haberturk.com -Nagehan Alçı -04. 01. 2021

Fikri Sağlar, Nagehan Alçı ile görüşmesinde ne kadar demokrat, demokrasi, özgürlük yanlısı birisi olduğunu yana yakıla anlatıyor. Verdiği örneklerle “N’olur beni bu kadarcık bir ayrıntı için linç etmeyin” demeye getiriyor. Kültür Bakanı olduğu dönemde İstiklal Mahkemeleri’ni eleştiren dinci filmin gösterim yasağını kaldırmasını özgürlükçülüğüne bir kanıt olarak gösteriyor.

Sağlar’ın siyasetteki duruşu, ülke sorunlarını ele alış biçiminin hiç biri bana yakın değildir. Ama bozuk saatin bir günde iki kez doğruyu göstermesi gibi türban konusunda doğru bir iki laf etti. Dincilere demokrasi uygulayan Sağlar, dincilerden ve kendisi gibi, Atatürkçü olmayıp sosyal demokrat olanlardan, liberallerden tokadı yedi.

Fikri Sağlar hakkında, konuşmasından dolayı savcılık tarafından hakkında soruşturma başlatıldı.

Gazeteci Can Ataklı, TELE 1 televizyonunda öğrencilere yönelik yayın yapan EBA’da görevli öğretmenin türbanlı ekrana çıkmasını eleştirdiği için hakkında dava açıldı. İlk duruşması adliyede görüldü. Can Bey, Korkusuz gazetesinde 14. Ocak. 2021 tarihli “CHP bu kadar vefasız olmamalı” başlıklı yazısında Fikri Sağlar’a, CHP yönetimi tarafından sahip çıkılmadığını anlatarak şöyle diyor:

Tabii, ‘her kesimden oy alma kaygısı’ son zamanlarda laikliği, Atatürk ilke ve devrimlerini, demokrasiyi, Cumhuriyet’i özgürlükleri savunmakta CHP’lileri sıkıntıya sokuyor, adeta elleri kolları bağlanıyor. Ama bu çok uzun yıllar partiye emek vermiş bir kişiyi tek başına bırakmak anlamına gelmemeli

Can Ataklı -Korkusuz -14 Ocak 2021

Sayın Can Ataklı’nın bu sözleri ile CHP’de olan biteni hiç anlamadığını gösteriyor. CHP’nin başına getirilen Kılıçdaroğlu ekibi, “Atatürk ilke ve devrimlerini, demokrasiyi, Cumhuriyet’i, özgürlükleri” yok etmek için getirildi.  Ne kadar Atatürk düşmanı, Cumhuriyet’le sorunu olan insan varsa partiye dolduruldu. Partideki yozlaşma ve çürüme de “her kesimden oy alma” olarak perdelenmeye çalışılıyor. Bir yerde, bir şeyin aslı varken suretine itibar edilmez. Piyasada onca dinci parti varken,  “hem Atatürkçü, hem muhafazakar, sağcı” olmaya çalışan ucube bir partiyi insanlar ne yapsın? İzlediği politikalarla kitlesinin güvenini kaybetmiş, kimlik bunalımına düşmüş bir parti, %20’ye çakılmış durumda olarak ancak kitleleri uyutmaya yarar.

Fikri Sağlar, Halk TV’de “ Şirin Payzın ile Sözüm Var” programında türbanlı hakim” konusuyla ilgili düşüncelerini söylemişti. Şirin Payzın, konuğunu uyarmadığı için RTÜK, yayıncı kuruluşa 6112 sayılı kanunu ihlal ettiği gerekçesiyle ve oybirliğiyle idari para cezası verdi.

RTÜK’te CHP’nin 2 üyesi yok mu? Demek ki onlar da cezanın lehinde oy kullanmışlar. “türbanlı bacılarımıza söz söyletmeyiz” fikri CHP’de iktidardır, egemen düşüncedir. Sağlar’a eleştiride bulunurken Kılıçdaroğlu ile Erdoğan aynı cümleleri kullandılar. Yukarıda örneklerini verdiğim liberal, sol, Atatürkçü olarak kendini tanımlayanların hepsi, var olan bu siyasal durumu kutsayıp gelecek daha olumsuz koşuları gözden saklıyorlar.

CHP’nin basın açıklamasını televizyondan izliyorum. Açıklamayı Engin Özkoç yapıyor. Başka şeylerin yanında sözü Eski Maliye Bakanı Berat Albayrak’a getirip onun döneminde kaybolan 130 milyar doların akıbetinin ne olduğunu sorarak şöyle diyor:

“Bu para Beyt-ül mal’dır. Beyt-ül mal’a el uzatılmaz…

Beyt-ül mal nedir?

Vikipedi’ye göre; “Arap-İslam Devleti’nin kuruluşundan Osmanlı Devleti’nin yıkılışına dek bu ad kullanılmıştır. İslam ülkelerinde devlet hazinesidir

Engin Özkoç gibi CHP’li yöneticiler, devleti  Türkiye’nin bir “İslam Devleti olduğunu benimsemişler. Özkoç’un yaptığı bir dil sürçmesi değildir. Parti temsilcileri konuşmalarında; sürekli olarak Hz. Ömer’den, Hz. Ali’den, Ayetlerden alıntı yapmaları bunun göstergesidir. Diğer partilerle dindarlık yarışına girildiğinde yarışın nerede biteceğini kimse bilemez.

Necmettin Erbakan, “türban eylemleri” döneminde; “Bizim iktidarımızda rektörler başörtülü öğrencilere selam duracak” demişti. Erbakan bugün de yaşayıp; bazı  liberal, solcu, Atatürkçü, görünen köşe yazarların yazılarını okusaydı,  CHP’nin İslamcı yöneticilerin türbana selam duruşlarını görseydi neler söylerdi kim bilir?

13 Pings & Trackbacks

  1. Pingback:

  2. Pingback:

  3. Pingback:

  4. Pingback:

  5. Pingback:

  6. Pingback:

  7. Pingback:

  8. Pingback:

  9. Pingback:

  10. Pingback:

  11. Pingback:

  12. Pingback:

  13. Pingback:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :