Sanat

Karikatür ve Bağnazlık

Otoriter yönetimler; gerçeklerin çizgiyle, sözle dile getirilmesinden çok korkarlar.


Hz. Musa’nın Rab’bi, Mısır’dan çıkarken ona şöyle seslenmiş:


Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yer alındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın Rab, kıskanç bir Tanrı’yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklarından sorarım.


(Mısır’dan Çıkış Bölümü- 20. Ayet, 4. Sure- Tevrat)

Kıskanç” ve aynı zamanda gaddar olan Rab, işlemedikleri bir suçtan ötürü insanları cezalandırırken 4. kuşağa kadar iz sürebiliyor. Yakaladığı kişiye “Senin dedenin dedesi, benim koyduğum yasağa uymayarak suç işledi. Bu yüzden sen de suçlusun! Al sana ateş! Al sana hastalık ve ölüm!” diyor. Ortada, olaylar karşısında nesnel davranan bir bir yaratıcıdan ziyade aklı başından gitmiş ve kıskançlık krizlerine girerek zalimleşen bir hükümdar var. Bu kadar tehdit ve parmak sallamaya rağmen İsrailoğulları, tanrıları olan Rab’bi dinlediler mi?

Rab’bin koyduğu yasaklara uydular mı?

Ne gezer…

Buldukları ilk fırsatta bir buzağı heykeli yaparak ona tapmaya başladılar.

Yasakları çiğnemenin şehvetine kapılan ve Rab’bi dinlemeyen İsrailoğullarının başına neler geldiğini merak edenler bi zahmet Tevrat’ı okuyarak öğrensinler.

Yahudilerin yaşadığı topraklarda doğan ve aynı zamanda kendisi de inançlı bir Yahudi olan İsa, din adamlarında var olan yozlaşmayı görerek onların işgalci Romalılarla girdikleri ilişkileri eleştirerek yeni bir öğreti ortaya koymaya başladı. Bu eleştirilerden rahatsız olan Yahudi din adamları, İsa’yı Roma yönetimine şikayet ettiler. Yapılan yargılama sonucunda İsa, çarmıha gerilme cezasına çarptırılarak verilen hüküm infaz edildi.

Sonrası malum…

İsa’ya inanmış havarileri, onun söylediklerini çevrelerinde anlatarak yeni dini yaygınlaştırdılar. Kısa zamanda Hırıstiyanlık, Orta Doğu topraklarında ve Anadolu’da yayılmaya başladı. Okuma yazmanın olmadığı ve cehaletin kol gezdiği bir ortamda anlatılan öykülerin daha iyi kavranması için bir takım resim ve sembollere ihtiyaç duyuldu. Çok tanrılı dinlerin ibadette kullandığı ve kamusal alanda yer verilen; heykel, rölyef, resim ve semboller kısa zamanda yeni din Hırıstiyanlıkta da kullanılmaya başlandı.

Hırıstiyanlığın ilk ortaya çıkışından günümüze kadar geçen zaman içinde çeşitli malzemeler üstüne yapılan tasvirlere “ikon” ya da “ikona” denilmektedir. İsa’nın, Meryem’in, havarilerin, azizlerin ve inananlar tarafından kutsallık atfedilen kişilerin görüntüleridir. Çeşitli anlatımlarla tanımlanan bu kişilerin görüntüleri de birbirlerinden çok farklıdır.


Erken Hırıstiyanlık döneminde bu ikonların ibadette kullanımı çok yaygınlaştı. Büyük Konstantin’in annesi Helena, kutsal topraklara gittiğinde orada ona, İsa’nın çarmıha gerildiği haçın kalıntıları da gösterildi. Helena’nın bu kalıntıları İstanbul’a getirmesi, kitlelerde büyük bir heyecan yarattı. Zaman içinde üstte taşınabilen haçlar yaygınlaştı. İsa’ya, Meryem’e, havarilere ait ikonlar, ibadette bir aracı olarak kullanılması ve ikonların; kötü ruhların kovulmasında, herhangi bir yerin kutsanmasında faydalı olduğu fikri benimsendi. İkonlar, orduların en önünde taşındığı, savaş gemilerinin direklerine asıldığı ve şehirlerin surlarına konulduğu görüldü.


Hırıstiyanlık tarihinde İsa’dan sonra 711-775 yılları arasında tasvir kırıcılık dönemi yaşandı. Doğu Roma İmparatoru 3. Leo, yayımladığı bir fermanla ibadette ikon kullanılmasını yasakladı. Şehre asılan ikonlar kaldırıldığı gibi evlerde yer alan ikonlar da toplatılarak imha edildi.

3. Leo’nun böyle bir adım atmasında aile kökeninin Suriye olması ve bu bölgede var olan Yahudi inancının etkili olduğu tezi öne sürüldü. Yazımın başında yer verdiğim Musa’ya iletilen emirde, kesinlikle hiçbir canlının suretinin yapılamayacağı söyleniyordu. Doğu Roma topraklarında gerçekleşen sel, kuraklık, deprem, salgın hastalık ve toprak kayıplarının nedeni olarak halkın putperest yola saptığı düşüncesi, bazı çevreler tarafından öne sürüldü. Buzağıya tapan Yahudilere Rab, ne yaptıysa ikonlara tapan ve onu aracı olarak kullanan Hırıstiyanlara da Tanrı aynı cezaları veriyordu. O zaman yapılması gereken şey, bir an önce bu “şeytan” icadı ikonlar yok edilerek gerçek yaratıcı olan Tanrıya dönülmeliydi. Bu fikir doğrultusunda kiliselerdeki taşınabilen ikonlar, parçalanarak yok edildi, taşınamayan duvara resmedilmiş resimlerin üstleri boyandı, buna karşı çıkan din görevlileri sürgün edildi. 754’te toplanan Hieria Konseyi “Kutsal üçlü adına, herhangi bir malzemeden yapılan tasvir, Hırıstiyan kilisesi adına reddedilmiş ve lanetlenmiştir.” diyerek bir karar aldı. 754 yılında konulan bu yasak, 787’de kaldırıldı. 815 yılına gelindiğinde aynı yasak yeniden yürürlüğe girdi. 843 yılında ise kilise, ibadette tasvir ve ikonların kullanımını serbest bıraktı.

Alınan bu karardan sonra İsa’ya, Meryem’e ve anlatılan dini öykülere ait resimler, kilise duvarlarını yeniden süslemeye başladı. Ressamlara sipariş verilen ve bugün de hayranlıkla seyrettiğimiz ünlü resimler, heykeller ve rölyefler bu koşullar altında ortaya çıktı.

Hırıstiyanlık tarihinde bir daha ikon kırıcılığı gibi bir dönem yaşanmadığı gibi, insan sureti ve heykel yapmaya engel olma gibi bir düşünce akıllardan silindi.


Müslümanlıkta Resim Yasağı

Kur’an-ı Kerim’de resim ve heykeli açıkça yasaklayan bir hüküm olmamakla birlikte yazımın başına koyduğum Yahudilerin buzağıya tapmasını anlatan A’raf Suresi 148. ayette bu davranış eleştiriliyor. İlgili ayetin Türkçe açıklamasında “Musa’nın kavmi, kendisinin Tur’a gitmesinin ardından süs takılarından böğürür gibi ses çıkaran bir buzağı heykeli yapıp ona tapınmaya başladılar. O heykelin kendileriyle konuşmadığının ve onlara bir yol göstermediğinin de mi farkında değillerdi? Buna rağmen onu tanrı edindiler ve zalimlerden oldular.” deniliyor.

Ayrıca; Tâhâ, Embiyâ ve Sebe ayetlerinde heykel yapıp ona tapan kavimler eleştiriliyor.

Resim söz konusu olduğunda ise hadisler devreye giriyor.

Nadr b. Enes, Müslim, Buhârî, Ebû Hüreyre gibi kişilerden nakledilerek heykel ve resim yapmanın Hz. Muhammed tarafından lanetlendiği belirtilerek “İçinde heykeller veya suretler bulunan eve melekler girmez.” deniliyor. Bazı hadislerde meleklerin eve girmesine engel olan şeylere köpeğin de eklendiğini görüyoruz. Peygamberin eşi olan Ayşe’nin üstünde hayvan resimleri olan perde, elbise, minder gibi nesneleri kullanması, Hz. Muhammed tarafından eleştirildiği ve evlere nefes alan canlılara ait resimlerin sokulmaması gerektiği hadis kitaplarında yazıyor.

Zamanla iktidarı ele geçiren Emeviler, bu yasakları kendi yaşamlarında esnettikleri gibi üstünde insan resmi bulunan para da bastılar.


Bir Türk, Acem sanatı olan minyatürlerde birçok peygamberin resminin yanı sıra Hz. Muhammed’in de resmine yer verilmiştir. Bu resimlere bakıldığında Muhammed’in yüzü; bazen beyaza boyandığı,bazen de perde ile kapatılarak çizme yoluna baş vurulduğu görülüyor. Aşağıda yer alan minyatürde Hz. Muhammed, onu Mir’aca çıkaracak atı Burak’a binmiş olarak resmedilmiş olup peygamberin yüz hatları da net olarak çizilmiştir.

Evliya Çelebi, “Seyahatname” adlı eserinde 17. yüzyılda etkili olan Kadızadelerden bir kişinin “Şehname” adlı ünlü eseri açık arttırmadan satın alıp “Resim haramdır.” diyerek kitapta yer alan resimlerdeki insanların gözlerini oyduğunu, boğazlarını bıçakla keserek aklınca onları cezalandırdığını ve resimlerin üstüne tükürdüğünü kızarak anlatıyor. Kadızadenin bu davranışı, şikayet konusu olunca resim düşmanına 1000 değnek vurulmasına ve kitap parasının suçludan alınmasına karar verilmiş.

Evliya Çelebi eserinde, Kadızade’nin resim düşmanlığını ve kitaba yaptığı bu çirkin davranışı kızarak anlatıyor.

Bugün İslami çevrelerde tapınma amacı dışında olmak kaydıyla resim yapmayı mübah görenler olduğu gibi, resim, heykel yapanları, bunları mekanlarında sergileyenleri “cehennemlik” ilan edenler de var.

Yahudiler ve Hırıstiyanlar, bir zihniyet değişimi yaparak resim- heykel yasağını aşarlarken Müslümanlar ise binlerce yıl önce konulan yasaklara takılıp kalıyorlar.

Resim yasağında ısrar edenler, evde biblo bulundurmayı ve insan robotu kullanmayı da yasak kapsamında ele alıyorlar. Elinde bulunan cep telefonlarından her türlü “şeytani” platformlara uzanabilecek olanaklara sahip olan cemaate, konulan yasakların ne kadar etkili olacağı tartışmalıdır.

Küresel burjuvazinin kitleleri oyalamak ve kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmek amacıyla her şeyi kullanarak herkesi birbirine benzetiyor. Bu saldırıdan Müslüman çevrelerde nasibini alıyor. Kapitalist moderniteye en ağır eleştiride bulunan muhafazakar okumuşların en yakındıkları şeyin, Müslüman kitlelerin her geçen gün biraz daha eleştirdiklerine benzemeleridir.

Küresel kapitalizm ve onun ideolojisi, hitap ettiği her beyinde kendine alan açıyor.

Yapay zekanın günlük yaşamda bile kullanılmasının yaygınlaştığı günümüz koşullarında insanlara “Ağaç ve manzara resmi dışında resim, sakın ola ki yapmayın.” demek, açıkça çağın dışına savrulmaktır.

Binlerce yıl önceki inançları, aklın süzgecinden geçirmeden savunanların içine düştükleri acıklı durumları, her gün televizyon kanallarında seyrediyoruz.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşen Türk Devrimi, Atatürk önderliğinde böyle bir gidişe karşı çıkarak aklı önceleyerek yeni bir toplum yarattı. Ama ne yazık ki emperyalizmin işine gelmeyen bu devrim, kısa zamanda boğularak yolundan saptırıldı. Bugün Başkanlık koltuğunda oturan zat, “Bizim üst kimliğimiz, ümmettir.” diyerek “Türkiye Yüzyılı”, “Kürt Açılımı” kampanyaları ile bizi Orta Doğu bataklığına çekmeye çalışıyor.

Toplumsal yaşamda ve devlet yönetiminde din esas kılınarak Türk toplumu, çağın dışına itiliyor.


Karikatürün, Egemenlerle Olan Kavgası

Geçtiğimiz günler içinde Leman adlı dergide, Hz. Muhammed ile Hz. Musa’nın karikatürünün çizilmesi, dinci toplulukları harekete geçirmeye yetti. “Dini değerler ve kişiler aşağılanıyor.” gerekçesiyle derginin Taksim’deki merkezi basıldı ve toplananlar büroyu yıkmaya yeltendiler. Siyasi liderler, demeç üstüne demeç vererek olayı kınadılar. Taksim’de dergiyi protesto eden güruh, hedefine Kemalizmi koyarak “Kemalist köpekleri” lanetlediler. Oysa karikatürü çizen karikatüristin de, Leman dergisinin sanat anlayışının da Kemalizmle yakından- uzaktan bir ilişkisi yoktu. Aksine onlar, çizgileriyle, yaptıkları esprilerle Kemalist anlayışı yerden yere vuruyorlardı.

Derginin görüş ufku; Kürt etnik milliyetçiliğinin ve küresel burjuvaziye boyun eğmiş ehlileşmiş solculuğun dar ufku ile sınırlıydı.

Türkiye’de iyice kök salan otoriter yönetim, çizilen karikatürü bahane ederek Leman yöneticilerini, sorumlu kişileri içeri attı.

Yaşadığımız son 20-30 yıla baktığımızda siyasal mizahın körelerek mizahın içinde yok olmaya başladığını görüyoruz. Televizyonlarda başını Gülse Birsel’in çektiği salon komedisi ile etliye sütlüye karışmayan ve Leman anlayışındaki Güldür Güldür programlarının yer aldığını görüyoruz. Majestelerinin mizah anlayışından espri de çıkmıyor.

AKP ve onun uygulamalarına yönelik olarak ne televizyonda ne de dergilerde doğru dürüst mizah yapılamıyor. Yapmaya yeltenen sanatçılar hakkında hemen dava açılıyor. Cumhuriyet gazetesinde Erdoğan’ın kedi olarak çizilmesi bile dava konusu olmuştu.


Bugünün karikatüristleri, 60lı, 70li yıllarda siyasi liderleri mayo giymiş kadın olarak çizen meslektaşlarının çizgilerine gıptayla bakıyorlar.

Otoriter yönetimler; gerçeklerin çizgiyle, sözle dile getirilmesinden çok korkarlar. Egosu şişkin bir liderin komik ve acınacak halini abartılı bir şekilde ortaya koyan karikatürlerden hiç hoşlanmazlar. Karikatüristin; zorba, zalim ve çevresinde hep dalkavuklar görmeye alışmış bir liderin karizmasını çizmesi, ona bir anlamda meydan okumadır.

Siyasi otoritenin baskısından yılan kitlelerin, bir yöneticiyi komik halde görmesi ve alay konusu olması kitlede sempati yaratırken yöneticilerde de tedirginlik yaratır. Binbir emekle kurulan saltanatın, çizgiyle ve mizahla hicvedilmesi, karşı tarafta iskambil kağıdından yapılmış kulelerin dağılması gibi bir psikolojik sonuca yol açar.

16. yüzyılda yaşayan Nefi, yazdığı şiirlerle sarayı ve o dönemin yöneticilerini hicvetmişti. 4. Murat’ın eniştesi Bayram Paşa’yı hicvedince şair sarayın odunluğunda öldürülerek cesedi Sarayburnu’ndan denize atıldı.

Halka karşı suç işleyenler gerçeklerin ortaya çıkmasından hiç hoşlanmazlar.

Bir ülkede baskı zulüm arttıkça yöneticilerdeki eleştiriden çekinme ve mizahtan korkma duygusu o derecede artar.

İktidara yaranarak mizah yapılamaz.

İktidara uygun mizah, dalkavukluktur.

Dalkavuklar ise ancak saraydaki egemenleri eğlendirirler.

Gerçek bir mizahçı, sivri diliyle ve kalemiyle her dönemde ezilen çoğunluğun yanında yer alarak yel değirmenlerine karşı durmadan savaşır.

Yazar hakkında

Kenan Zaferoğlu

Yorum bırak

47  −  39  =  

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.