Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Posted in:

Rektörün Suçu Ne?

Şu korona belası ortaya çıkınca eve kapandık . Kapanmak istemeyenleri de devlet zorla içeri kapatınca sokaklar ıssız kaldı.

Kedi, köpeklere gün doğdu, aylardır boş sokaklarda özgürlüğün tadını çıkarıyorlar.

Kedinin, köpeğin, martının, karganın güvercinin rahatı yerinde olsa da insanımızın keyfi hiç yok!

İşsizlik, hayat pahalılığı, zamlar can sıkıyor.

İşten atılan, haksızlığa uğrayan işçiler sokaklara inince korona bahanesiyle gösterileri engellendi.

Salgın yüzünden barolara kongrelerini yaptırmadılar.

Her türlü gösteri, kapalı salon toplantısı sağlık endişesiyle yasaklandı.

Başkanlık sisteminin sayın yöneticileri işin kolayını bulmuştu.

Yaşı büyük olanlar bilir, eskiden bu memlekette 141-142 gibi çok ünlü iki ceza maddesi vardı.

Bu maddelere göre komünist olmak serbestti. Canı isteyen herkes komünist olabilirdi.

Ama bu keyfi durumun bir ufacık engeli vardı. Komünist olan bu vatandaşlar, komünist olduklarını bir başkasıyla paylaşmaları yasaktı. Komünizm, kafatasının içinde kaldığı ve harekete geçmediği koşullarda serbestti.

 Bu yasağı çiğnediği için nice aydınımız hapislerde telef olmuştu.

Bizim yeni Türkiye yöneticileri, bazı eski Türkiye yöneticilerinin yönetme biçiminden ilham alarak yönetmeyi adet edindiler.

Konuşanlardan, eleştirenlerden, sokakta gösteri yapanlardan hiç hoşlanmıyorlar.

“ Bize muhalif olabilirsiniz ama bu fikrinizi başkalarıyla paylaşmayın, hareketlerinizle göstermeyin” diyorlar.

Bu sessizlik ortamında İstanbul- Hisarüstü’nden bir ses yükseldi.

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, yeni atanan rektör  Melih Bulu’yu “istemiyoruz” diye protesto ettiler, gösteriler yaptılar.

Sessizlik ortamında demokrasi tıkır tıkır işliyordu. Üniversiteden birdenbire çatlak ses çıkınca hükümet, “Ne oluyor? Yine bir Gezi Kalkışması mı?” diyerek birden telaşa kapılıp saldırıya geçti.

Ortalık toz duman oldu.

Operasyonlar, demeçler, basın açıklamaları, küfürler, terör örgütlerinin provokasyon girişimleri, tartışmalar gündemin baş köşesine geldi, oturdu.

Ne istiyordu öğrenciler?

“Üniversitemizde demokrasi uygulansın istiyoruz. Rektörümüz, okulumuzdan uygun biri olsun. Bizden biri varken niye dışarıdan biri atanıyor?” diyorlardı.

Öne sürdükleri taleplere bakıldığında öğrenciler, yerden göğe haklıydılar.

 Ülkede demokrasi varsa okulda uygulanmalıydı.

 Yetmez, yurdun her yerinde de demokrasi uygulanmalıydı.

 Yalnız, aklıma takılan bir soru var.

Boğaziçi’nde demokrasi isteyen solcu, Atatürkçü, demokrasi aşığı çevreler; ülkenin tüm üniversitelerindeki dışarıdan atamalara karşı tavır alıp, eylem yapmadılar?

Öteki üniversitelerin demokrasi sorunlarına karşı duyarsız olup yalnızca kendi sorunlarını önemseme, hangi davranışa denk düşüyor?

Boğaziçi Üniversitesi’ni diğer üniversitelerden ayrıcalıklı kılan şey nedir?

Yeni atanan rektör neden beğenilmiyor?

Rektör Melih Bulu’nun hayatının bir yerinde AKP ile dans etmesi öne çıkarılıp tarafsız olmadığı öne sürülüyor.

Hayır, öne sürülen bu gerekçe akla, mantığa, günümüzün gerçeklerine pek uygun değil.

 AKP ile dans etmek suç ise diğer rektörlerin yaptıklarına ne denir?

Bizim memlekette atanan diğer rektörler; AKP ile halay, tango gibi her türlü dansı ustalıkla yaparak bileklerinin hakkıyla rektör oldular.

İçimden kendi kendime, ‘Boğaziçili öğrenci ve öğretim elemanlarını meydana döken gerçeği mutlaka bulmalıyım’ dedim.

Bir şeyler bulma ümidiyle Sayın Rektör’ün özgeçmişine bakmaya karar verdim.

 Gördüm ki adam, başlı başına bir başarı abidesi…

İstinye Üniversitesi kurucu rektörü olmuş.

Haliç Üniversitesi rektörlüğü yapmış.

AKP Sarıyer İlçe Örgütü Kurucu Başkanı olmuş.

1990’larda ünlü liberal Besim Tibuk’un Liberal Partisi’nde gençlik örgütü olan “Genç Yunuslar”ın başkanlığını yapmış.

2018-2019 yıllarında URAK’ın başkanlığını yapmış.

“Bu URAK da ne oluyor?” diye sorduğunuzu buradan duyuyorum.

Sizi merakta bırakmadan hemen söyleyeyim. Açılımı; Uluslararası Rekabet Araştırmaları Kurumu…

Dernek statüsündeki kuruluş, amaçlarını; “Türk Halkının refah seviyesinin arttırılmasını, etik değerlerden taviz vermeden, hızlı ve sürdürülebilir ekonomik büyüme, kültürel ve sosyal alanlardaki gelişmeler vasıtasıyla, sektörel ve bölgesel rekabet stratejilerinin hazırlanmasını ve bu stratejilerin hayata geçirilmesini sağlamaktır.” diye açıklıyorlar.

Derneğin yönetiminde “komünist” fikirleri benimsediğini zaman zaman söyleyen Koç Holding Yönetim Kurulu üyesi, Fenerbahçe Kulübü Başkanı, Ali Koç var.

Prof. Erdoğan Alkin’in oğlu Bloomberg HT Televizyonu eski Genel Yayın Yönetmeni, Sabah ve Daily Sabah gazeteleri köşe yazarı Prof. Kerem Alkin var.

Kemal Derviş’in dostu olan İsmail Cem’in kızı, İpek Nur Cem Taha var.

Adını sayamadığım daha nice mümtaz şahsiyetler dernekte görev alıp, “ Türk Halkının refahı” için çırpınıp duruyorlar. Serbest Piyasa koşullarında küresel işbirliklerine girip ülkemizi şerefle temsil ediyorlar.

Sayın Rektör, kapitalizmin önemli şahsiyetleriyle ulusal ve uluslararası sıkı dostluklar kurmuş.

Boğaziçi camiasının, yeni atanan Rektör’ün iş alemi ile kurduğu çok sıkı dostluğa karşı olmadıklarını sanıyorum.

Boğaziçi’nde okuyan öğrenciler, daha öğrenciyken bu kurumlarda çalışarak, eğitimlerini bitirdiklerinde de uluslararası şirketlerde görev almıyorlar mı?

Alıyorlar.

Aldıklarına göre karşı çıktıkları şey bu olmasa gerek.

Sorduğum sorunun yanıtını küfürbaz Rasim’in sevgili eşleri Nagehan Alçı’nın Melih Bulu ile yaptığı telefon görüşmesinde buldum. Sayın Rektör, kendisini savunarak bazı açıklamalarda bulunuyor. Nagehan Hanım şöyle yazıyor:

…Boğaziçi mezunlarında şöyle bir yanlış algı vardır… Gerçek Boğaziçili lisans seviyesinde 18-23 yaş arası burada bulunmuş kişidir. Sonradan gelip yüksek lisans yapanlar Boğaziçili sayılmaz. Lisans diplomalarını aldıkları okul neyse oradan sayılırlar. Bu kişiler ‘Biz Boğaziçililer’ derse rahatsız olurlar. Biraz da üniversite imtihanlarında başarıya referans yapan bir mantık. Bu mantığa göre Boğaziçililer eğer doktora yapacaksa İngiltere ya da ABD’nin ileri gelen üniversitelerinde yapmaları gerekir. Nitekim Boğaziçi Hocalarının hemen hepsi biz okurken bu kurala uyarlardı. Boğaziçi’nde lisans ve İngiltere ya da ABD’nin nitelikli bir üniversitesinde doktora. Bu şart aranırdı. Bu yazılmamış bir kaide gibiydi. Boğaziçi ya da herhangi bir Türk üniversitesinde doktora yapmış akademisyenler Boğaziçi’nde istihdam edilmezdi. Bildiğim kadarıyla aynı kural ODTÜ ve Bilkent üniversitelerinde de vardı…

haberturk.com/yazarlar/nagehan-alci/2927443-bogazicindeki-gerilim-ve-melih-bulu-krizinintum-detaylari

Bundan önce görev yapmış son iki rektör,  Mehmed Özkan ve Gülay Barbarosoğlu’nun özgeçmişlerini incelediğimde sonuçlar Nagehan Alçı’yı haklı çıkarıyor.

Demek ki Boğaziçi mensupları, aşiretlerinin dışında kalanları adam yerine koymuyorlar.

Aranan koşullardan biri mutlaka kendilerinden olacak. Yetmez, Mutlaka Amerika veya İngiltere tarafından devşirilmiş olacak. Aksi halde hocamız, Einstein bile olsa kelepçeli kapıdan içeri  giremez.

Sözcü’de köşe yazarı Sultan Uçar, Boğaziçi’nde rektörlük seçimiyle ilgili olarak aynı okulda çalışan Prof. Dr. Ayşe Soysal’ı yazısında şöyle överek anlatıyor:

İstanbullu, eğitime inanmış bir aileden, Amerikan Kız Koleji’ni 1967’de bitirip, şimdiki adı Boğaziçi Üniversitesi olan Robert Kolej Yüksekokulu’nda fizik ve matematikte çift anadal yaptı. Birinci olup Fulbright Bursu’yla, ABD’ye gitti. Michigan Üniversitesi’nde yüksek lisans  ve doktora derken…

Sultan Uçar – Sözcü Gazetesi – 8 Ocak 2021

Aynı gazetede köşe yazarlığı yapan; akademisyen, eski rektör, Mesut Parlak yazısında şöyle diyor:

…bu kadar saygın ve uluslararası akademik çevrelerde ağırlığı olan, 200’ü aşkın öğretim üyesi varken, üniversitenin başına dışarıdan biri atanamaz. Atanan kişi her ne kadar ben de sizdenim dese de OLMAZ…

Mesut Parlak – www.sozcu.com.tr/2021/yazarlar/mesut-parlak/universiteler-ve-gelenekleri-6200692/

Mesut Parlak, “OLMAZ” sözcüğünü kendisi büyük harf yazarak ifadesine kesinlik katmış.

Sol çevreler, rektörün mutlaka aynı okuldan olma kuralını tartıştırmak istemiyorlar ve bunu demokrasinin bir gereği olarak öne sürüyorlar. Bugün Boğaziçi’nde yaşanan sorun, söylendiği gibi demokrasi sorunu değildir. AKP, 18 yıllık iktidarı ile devlete tamamen egemen oldu. Batı dünyasına bedavadan yetişmiş kalifiye eleman yetiştiren bu kurumu istiyor. Okulun yönetme biçiminde oluşmuş bir takım gelenekleri elinin tersiyle iterek, iktidar  kendi tarzını dayatıyor.

Boğaziçi Üniversitesi kapısı önünde olan kavga; kuralsızlığı dayatan yeni Osmanlıcılar ile ülkemizin en zeki gençlerini devşiren “Batıcılar arasındaki bir kavgadır.

İki yanlıştan bir doğru çıkmadığı gibi, bu didişmeden de halka yararlı bir sonuç çıkmaz.

Atatürk, bu toprağın insanlarını alıp devşirerek kendisine düşman eden misyoner okullarının tümünü kapatıp olması gereken niteliğe büründürmüştü. Atatürk sonrasında Osmanlı’nın bütün bu misyoner okulları tekrar bir bir açıldı.

Bugün okullarımızı ABD ve AB yönetiyor.

Boğaziçi’nde bugün neyin kavgası veriliyor?

Demokrasinin uygulandığı, bilimsel eğitim yapılan özgür üniversite mi isteniyor?

Yoksa, Nagehan Hanım’ın açıkladığı gibi Boğaziçi “aşireti” mensubu, ABD, İngiltere’nin devşirdiği Hocaların hüküm sürdüğü bir okul mu isteniyor?

Bir bilen varsa, açıklasın!

Biz de öğrenelim.

45 Pings & Trackbacks

  1. Pingback:

  2. Pingback:

  3. Pingback:

  4. Pingback:

  5. Pingback:

  6. Pingback:

  7. Pingback:

  8. Pingback:

  9. Pingback:

  10. Pingback:

  11. Pingback:

  12. Pingback:

  13. Pingback:

  14. Pingback:

  15. Pingback:

  16. Pingback:

  17. Pingback:

  18. Pingback:

  19. Pingback:

  20. Pingback:

  21. Pingback:

  22. Pingback:

  23. Pingback:

  24. Pingback:

  25. Pingback:

  26. Pingback:

  27. Pingback:

  28. Pingback:

  29. Pingback:

  30. Pingback:

  31. Pingback:

  32. Pingback:

  33. Pingback:

  34. Pingback:

  35. Pingback:

  36. Pingback:

  37. Pingback:

  38. Pingback:

  39. Pingback:

  40. Pingback:

  41. Pingback:

  42. Pingback:

  43. Pingback:

  44. Pingback:

  45. Pingback:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :