Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Posted in:

İstanbul’un İşgali

Lise öğrencisi olduğum dönemlerde bu tarihin benim için tatil günü olmanın dışında bir anlamı yoktu.

Çevremdekilere nedenini sorduğumda, “İstanbul’un Kurtuluşu” yanıtını alırdım.

Okullarda diğer bayramlar gibi bir tören yapılmazdı.

Sadece, akşam haberlerde Vatan Caddesi’nde yapılan resmi geçit töreni ve valinin üstü açık bir arabanın üstünden törene katılanları selamlayan görüntüleri belleğimin bir yerinde iz bırakmış.

İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu, benim gibi milyonlarca insanın aklında bir yer edinememiş.

29 Mayıs…

6 Ekim’e hiç benzemez. Günler öncesinden yapılacak törenlerin haberini okuruz gazetelerden. Siyasiler günün anlamı üzerine nutuk atarlar. Fatih’in torunları olmakla övünüp dururlar.

29 Mayıs günü trafik kesilir, kadırgalar karadan yürütülür. Topkapı surları önünde temsili kuşatma töreninden sonra Fatih, atının üstünde İstanbul’a girer.

Bu törenler, 6 Ekim’in aksine yediden yetmişe herkes tarafından bilinir.

Yıllar geçip yaşça ve siyasi olarak olgunlaştıktan sonra İstanbul özelinde bu soruyu sormaya başladım.

Bir ulus, düşman çizmesiyle çiğnenen başkentinin kurtuluşunu önemsemeyip yüzlerce yıl önce olmuş bir olayı daha öne neden çıkarır?

İstanbul’un kurtuluşu öylesine sıradan bir olay gibi ele alınır?

İşgal yıllarına ait neden doğru dürüst bir film, dizi yok!

O yıllar, İstanbul’un o dönemi unutulmak, unutturulmak isteniyor sanki…

İşgal Yılları

Osmanlı ordusu, 1453’de artık yaşamının sonuna gelmiş ve bir şehir devletine dönüşmüş Doğu Roma’nın başkenti Konstantinopolis’i 53 gün süren kuşatma ve mücadele sonunda aldı.

Orduya komutanlık eden Fatih Sultan Mehmet, kendisini Doğu Roma’nın bir imparatoru gibi görüyordu. Konstantiniye’yi ele geçirildikten sonra Anadolu’dan Ermeni, Yahudi ve Rumları toplayarak ülkenin yeni başkentine yerleştirdi. Gelmek istemeyen, kurulu düzenini bozmak istemeyenler ise zorla getirildi.

Fatih, anladığım kadarıyla kentin Hristiyan özelliğini Türkleri alarak bozmak istememişti.

Gel zaman git zaman uzun yıllar Osmanlı’ya başkentlik yapan kent, 20. yüzyılın başında yeniden el değiştirdi.

1. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı, galip devletlerle Limni adasında Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı. Görüşmelere Osmanlı adına temsilci olarak katılan Rauf Bey, masanın karşı tarafında oturanlardan İstanbul’un işgal edilmemesini ve Boğazlarda görev alacak işgal kuvvetleri arasında Yunanlarla, İtalyanların olmamasını rica etmişti.

Rauf Bey’in İstanbul’a döndüğünde gazetelere, “İstanbul’a tek bir düşman askeri çıkmayacak.” demesinin üstünden 13 gün sonra 61 parçalık İtilaf donanması İstanbul önlerine demir attı. Aynı gün Boğaz’a 11 Yunan savaş gemisi de geldi. İki gün içinde gelen savaş gemilerinin sayısı 167’ye ulaştı.

23 Kasım’da Fransız Doğu Orduları Başkomutanı General Franchet d’Esperey, bir Rum’un hediye ettiği kırat üstünde İstanbul’a girdi.

İşgal donanması içinde Yunan gemilerinin olması İstanbul’daki Rumları çok sevindirdi. Rumlar, Beyoğlu’ndaki dükkan ve mağazaları Yunan bayrakları ile donattılar.

İstanbul’daki kışla, yabancı okul,hastane, otel gibi yerler işgal edildi. Liman, tramvay, Jandarma, polis gibi hizmetler kontrol altına alındı. İşgalci asker sayısı 50 bini geçmişti.

İtilaf Devletleri kendi aralarında yaptıkları değerlendirme sonucunda 16 Mart 1920 sabahı İstanbul’u işgal etmeye başladılar. 14 Mart’ta telgrafhane İngilizler tarafından kontrol altına alınmıştı. 15 Mart’ta sıkıyönetim ilan edildi ve 150 aydın tutuklandı. 16 Mart günü sabah erken saatlerinde Şehzadebaşı’ndaki 10. Kafkas Fırkası Karargahına gelen 50 kadar İngiliz askeri, Osmanlı ordusundan beş askeri öldürüp 10 askeri de yaraladılar.

Fransa, Büyük Britanya ve İtalya komiserleri işgal günü bir açıklamada bulundular. Bu açıklamada şöyle diyorlardı:

1- İşgal geçicidir.

2- İtilaf Devletlerinin niyeti saltanat makamının nüfuzunu kırmak değil bilakis Osmanlı idaresinde kalacak memleketlerde bu nüfuzu takviye etmek ve güçlendirmektir.

3 – İtilaf Devletlerinin niyeti yine Türkleri Dersaadet’ten mahrum etmemektir fakat Allah korusun taşrada huzursuzluk ve katliam hareketleri olursa bu kararın değiştirilmesi muhtemeldir.

4 – Bu nazik zamanda Müslüman, gayrimüslim herkesin görevi kendi işine gücüne bakmak, asayişin teminine hizmet etmek, Osmanlı Devleti’nin enkazından yeni bir Türkiye kurmak düşüncesiyle son bir ümidi mahvetmek isteyenlere kapılmamak ve hâlâ saltanat merkezi kalan İstanbul’dan verilecek emirlere itaat etmektir.

Benim aklım açıklamadaki altı çizili yere takıldı.

Bizim Yeni Osmanlıcılar, “Osmanlı’yı İttiatçı Kemalistler yıktı. Onların çabaları olmasaydı Osmanlı yaşardı.” diyorlar ya… Elin işgalci gavuru bildirisinde, “Osmanlı çöktü artık o bir enkazdır ama siz, ola ki yeni bir Türkiye kurmaya sakın yeltenmeyin oturun oturduğunuz yerde.” diyerek bizimkileri yalanlıyor.

Türk ulusu işgalcilerin buyruklarını dinlemeden Atatürk’ün dediklerini yerine getirerek yeni bir devlet inşa etti.

İstanbul’un düşman tarafından işgali; Erzurum, Kastamonu, Çorum, Kırşehir, Sinop, Tokat Malatya, Giresun’da gösterilerle protesto edildi.

İşgal güçleri, İstanbul hapishanelerinde tutuklu olan gayrimüslimleri serbest bıraktılar.

1920 yılında İstanbul’da 560.434 Müslüman, 384.689 Rum, 118.000 Ermeni ve 44.765 Yahudi yaşıyordu.

İstanbul’da azınlıklar içinde en kalabalık nüfusu Rumlar oluşturuyordu. Rumlar, 1. Dünya Savaşı döneminde yaşadıkları bölgelerde kurdukları örgütlerle Osmanlı’ya karşı isyan hareketlerinde bulunmuşlardı. Osmanlı’nın yenilmesi ve Yunan ordusunun İzmir’den başlayarak Ege Bölgesi’ndeki şehir ve kasabaları işgal etmesi Rumlara büyük cesaret verdi. İngilizlerin,Yunan devletinin ve Fener Patrikhanesi’nin kışkırtmalarıyla faaliyete başladılar. Yunan Harbiye Nezareti, Rumları örgütleyip harekete geçirmek için dört kişilik bir komiteyi İstanbul’a gönderdi. Komite, Rumlardan para toplama, askere gönüllü yazma, propaganda yapma, çeteler oluşturma işlerini organize etti. Rum kiliseleri silah deposu olarak kullanılıyordu. Yunan Konsolosluğu’nun 3. katında gönüllü kaydı yapılıyordu. Gönüllülerin sayısı 12 bine ulaşmıştı. Bu gönüllü birlikleri Çorlu’da silahlandırılıp harekete geçirildi.

Mantar gibi biten Rum çeteler, Müslümanlara, Türklere baskı yapıp haraç alıyor ve işkence ediyorlardı.

Rumların yanı sıra Ermeniler de ayrılıkçı faaliyetleri organize ediyorlardı. Rumlarla, Ermeniler; Beyoğlu’nda bulunan Rum Zografyon Mektebi’nde Nisan 1022’de toplanarak ortak hareket etme kararı aldılar.

Osmanlı Devleti’nde yüzlerce yıl zenginliğin başına oturarak keyfini sürmüş, devşirme yöneticilerle ortaklaşa devleti yönetmiş olan bu kesimler İşgalcilerle birlikte hareket ederek yurdu paylaşmaya başladılar.

İstanbul’da olanlar Anadolu’nun birçok kentinde de yaşanıyordu. Özellikle Ege Bölgesi’nde Rumların yoğun olarak yaşadıkları kentlerde işgalci Yunan ordularını Rumlar çiçeklerle, çelenklerle karşılıyordu.

Kurtuluş Savaşı sonunda düşman denize döküldü ve 6 Ekim 1923’de Türk Ordusu İstanbul’a girerek düşman işgaline son verdi. Ve bunu Cumhuriyetin kurulması, devrimler izledi.

Bugün İstanbul’un düşmanların elinden kurtarılmasının üstünden yaklaşık 100 yıl geçti. Geçen zaman içinde Türkiye’de çok şeyler değişti fakat bugün, ülkemizde 100 yıl önce yaşanan sorunların hiç değişmediğini görüyoruz.

Bilakis ülkemiz, yüz yıl öncekinden çok daha ağır koşullar altında bulunmaktadır.

6 Ekim’in yaklaştığı bu günlerde İstanbul’da oturan bir yurttaş olarak tarihimize dönüp baktım.

Aslında tarih bize çok şeyler anlatıyor.

Günün koşuşturmalarını ve sahte gündemleri bir kenara koyarak ara sıra geçmişe bakarsak bugün yaşadığımız birçok sorunun kaynağının geçmişte olduğunun farkına varırız.

Bir Yorum

Cevap Ver

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :