Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Posted in:

“Hafıza Odası” ve Hiç Bitmeyen Cumhuriyet Düşmanlığı

Yaşar Kemal’ in manevi oğlu, Batman’lı ressam Ahmet Güneştekin, “Hafıza Odası” adlı kişisel sergisini 16 Ekim 2021’de Diyarbakır’da açtı. Sergi 31 Aralık 2021’e kadar açık kalacak.

Pilevneli Galery tarafından Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın ev sahipliğinde Diyarbakır Keçi Burcu’nda açıldı.

Sergiye Deniz Bank, Arçelik, Tatko 1926, Lokal Enerji gibi şirketler sponsor oldular.

Açılışa özel gerçekleştirilen davete iş, sanat ve cemiyet dünyasından ünlüler katıldılar.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen, gazetecilerden; Ertuğrul Özkök, Nevzat Çiçek, İsmail Saymaz, Yıldıray Oğur, Nihal Bengisu Karaca, Yavuz Oğhan ve Akif Beki katıldı.

Ayrıca sergiye Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya, Pinevneli Galery Kurucusu Murat Pilevneli, iş dünyasından Leyla Alaton, Gülden, Yılmaz Yılmaz, Başak Sayan, Zeynep Demirel Emin Hitay, Evin – Selçuk Tümay, Feryal Gülman, Sedef Orman, Ayşe Boyner, Emek Külür, İnci Aksoy, Fulya Nayman Erol Özmandıracı, Naz Elmas gibi tanınmış yüzler davete katıldı.

Yaşar Kemal’in son eşi Ayşe Semiha Baban da oradaydı.

Sergide sanat aşkıyla coşan davetlilerimiz zılgıtlar eşliğinde halaya durdular. Bu arada Amiral Gemisi yazarı Ertuğrul Özkök, sergi sonrası korona oldu.

Ahmet Güneştekin, ABD’nin Ulusal Demokrasi Vakfı (NED)’in Türkiye’de para dağıttığı medya kuruluşları listesinde yer alan Bianet’e sergi öncesinde konuşmuştu.

Batman’dan çıkıp “çağına bigâne” kalmayan ressam, Diyarbakır’da neden sergi açtığını şöyle anlatıyor:

“Bir kere ben hafıza, hakikat, yüzleşme temalı bu sergiyi ilk defa açmıyorum. İnsanların yine çok ürkütüldüğü, konforunu bozmaya cesaret edemediği bir başka dönem olan 2012 yılında, İstanbul’un göbeğinde, eski İstanbul Bienali’nin yapıldığı Antrepo 5’te ‘Yüzleşme’ sergisini açtım. Aynı sergiyi 2013 yılında Ankara’ya taşıdım. Diyarbakır Cezaevi’nde bir sergi açma fikri konuşulduğunda da memnuniyetle açarım dedim.”

Güneştekin, “Hafızaya, belleğe neden bu kadar odaklanıyorsunuz?” sorusuna şöyle bir yanıt veriyor:

Zulme bina edilen kutsallıklar, sanatçı için sorgulama konusudur. Çünkü biz sadece kendi çağımızın tanığı değil, aynı zamanda geçmişin de bilgisinin aktarıcısıyız. Sanatçı bununla mükelleftir. Sergide, video enstalasyonların olduğu iki tane zindan var. Birinin ismi ‘Çürüme’, diğerininki ‘Bellek’. Bellek, Türkiye’nin 100 yıllık hafızasını sorgulayan bir eser, sadece bir ses. 1909’da Adana’daki Ermeni katliamlarıyla başlıyor, 1915’lere uzanıyor ve günümüze kadar geliyor. Bu videonun en büyük özelliği benim tanıklık ettiğim, belleğimde yer edinen olayları sanat yoluyla belgeleştirmek. Bu nedenle her yıl güncellenen bir video…

Ermeni ve Kürt milliyetçiliği; “çürüme”, “hakikat”, “bellek”, “yüzleşme” başlıklarıylabir sanat etkinliğinde yine karşımıza çıktı.

Sanat piyasasında Türklüğe küfür etmek, suçlamada bulunmak, hakaret etmek çok prim yapıyor. Hatırlarsınız, roman yazarı Orhan Pamuk, “30 bin Kürt’ü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdük. Türkiye’de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Ben ediyorum.” demişti. Türkiye’de hiç kimse Orhan Pamuk gibi cesur ve gerçeğin dostu olamadığından, görev bizim yazarımıza kalmıştı.

Ortaya çıkarak İsviçre’de Das Magazin adlı bir dergiye yüz yıllık büyük sırrı haykırdı ve Nobel Edebiyat Ödülünü efendilerinden kaptı.

Ahmet Güneştekin de Orhan kardeşinin izinden gidiyor. Gerçi Nobel ödülleri içinde resim kategorisi olmasa da iş bilen ressamımız Orhan Pamuk’tan daha fazla küpünü doldurmuş durumda. Büyük sanatçımızın resimlerini almak için para babaları ressamım atölyesi önünde yatıyorlar.

Bizim, Batmanlı ressamın kazandığı milyon dolarlarda zerrece gözümüz yok. Parasını güle güle harcasın ama söyledikleri ve yaptıkları hakkında iki çift sözümüz olacak.

Batı emperyalist dünyası ve onun Türkiye’deki komprador iş adamları, kadınları Cumhuriyet’e küfür eden sanatçıları(!) çok seviyorlar.

Ahmet Güneştekin, perspektif.online adlı internet sitesinde yer alan “Sanatçının Hafıza Odası” adlı söyleşide sanat yolculuğunu şöyle anlatıyor:

…Aynı dönemde Atatürk Kültür Merkezi’nde açılan ‘Karanlıktan Sonraki Renkler’ başlıklı ilk sergim kişisel tarihimde önemli bir eşik oldu. Ama uluslararası sanat yolculuğumun başlangıcını oluşturan İstanbul’daki Karaköy Antrepo 3’te 2012 yılında açılan “Yüzleşme” adlı kişisel sergimdir…

Ressamın aynı temayla Ankara, Venedik, Viyana, Berlin, New York, Barselona, Dresten, Bakü ve Amsterdam sergilerinden sonra “Zor hikayelerin coğrafyası” olan Diyarbakır’da açıldı.

Dar bir koridora yerleştirilen ışık ve seslerle 1980 sonrası Diyarbakır Cezaevi canlandırılmış. Yere de neon ışıklarla Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü yazılmış. Cumhuriyet gazetesi muhabirinin “Bu cümleleri kullanmanızın ardında nasıl bir anlam var, tepki çekmesi sizi şaşırtır mı?” sorusuna ressam şöyle yanıtlıyor:

Ben bu sözleri kapsadıklarından çok dışarda bıraktıkları üzerinden okuyorum. Bu neon yazılar, 1981-1989 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde sistemli bir biçimde sürdürülen, kişinin sadece bedensel dünyaları parçalamakla kalmayıp, zaman algısını, anlam haritasını, semboller dünyasını ve mahrem ve kutsal olanın alanını da bozan insanlık dışı yöntemlerin hafızaya geriye çağırılmasını öneriyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yasa yapıcıları dilsel çeşitliliği muhafaza etmek yerine, uluslaşma modelini yeğlediler…

12 Eylül’ün faşist generalleri, Türkiye’de gözaltına aldıkları tüm siyasilere akıl almaz biçimde işkence yaptılar. Mamak ve Diyarbakır’da yapılanlar çok dikkat çekiciydi. Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklulara her türlü işkence edildi. Özellikle Kürt kökenli insanlara işkencelerin en ağırı uygulandı. Bok yedirildi. İnsanlık onurunu yok edecek ne varsa hepsi uygulandı.

Natocu generaller, insanları kazanıcı davranışlar yerine neden en acımasız şiddeti uygulamayı yeğlemişlerdi?

Bu sorunun doğru yanıtını vermek için o döneme bakmakta fayda var.

Batı kapitalizmi tarafından kurulan PKK’nın ilk büyük eylemi 1984’tür. O günlerde Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkencelerin öyküleri dilden dile bütün Türkiye’ye yayılıyordu. İşkenceciler bu kötülükleri Türklük vurgusuyla yapıyorlardı. Bok yedirme davranışıyla, ırza geçmeyle Türklük eşleniyordu.

12 Eylül’ün Natocu faşist generalleri, Kürt gençlerine gitmeleri için parmaklarıyla dağları gösteriyorlardı.

Gençler de yazılan bu senaryoya uygun olarak dağa çıktılar. Bölgede iş alanları kapatıldı, hayvancılık yok edildi. Terörün sosyal tabanı oluşturuldu. Gaffar Okan (Diyarbakır Emniyet Müdürü) gibi halka iyi davranan, halkla insani ilişkiler kuran bürokratlar ya katledildi ya da susturuldu.

Çok yakında PKK Yöneticisi Duran Kalkan, Avrupa ülkelerinin kendilerine çatışmaları kesmeyip savaşı sürdürmeleri doğrultusunda baskı yaptıklarını açıkladı. Batı Kapitalizmi Türkiye’yi bölme ve dağıtma konusunda çok ısrarlı davranıp bu konudaki niyetlerini her fırsatta açığa vuruyorlar.

Güneştekin, yere koyduğu neon ışıklı Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene”, “Türk Öğün Çalış Güven” sözleri ile Diyarbakır Cezaevi’nin işkencecilerini dar bir koridorda buluşturmuş.

Atatürk eşittir Kenan Evren denklemini kurmuş.

O dar koridordan geçen para babaları, sanatçılar, gazeteciler, politikacılar neler hissettiler acaba?

Televizyonda Atatürkçülüğü kimseye kaptırmayanlar serginin verdiği siyasi mesajlardan oldukça memnunlar.

Cumhuriyet gazetesi muhabiri “ Hafıza Odası sizce unuttuklarımızla bizi yüzleştiren bir kavram mı yoksa bir tür unutamadıklarımızla hesaplaşmayı mı öneriyor?” sorusunu Ahmet Bey şöyle yanıtlıyor:

Yaşadığımız her şeyde silinmiş bir unutulma görüyorum, henüz çözümlenmemiş, yüzleşmesini yaşamamış bir geçmişin unutulması. Ama önce hatırlamak gerekiyor, önce konuşmalıyız ve anlatmalıyız…

Yüzleşme” sözcüğü son yıllarda uluslararası güçlerin kışkırmalarıyla Ermeni, Kürt ve Dinci çevreler tarafından ulus devleti yıkmada balyoz olarak kullanılıyor. 1915 yılında meydana gelen olayları “soykırım” olarak niteleyen bu çevreler Pontus, Dersim, Süryani soykırımlarını(!) da listelerine eklediler.

Yüzleşme; karşı taraftan istenildiğinde olay, polis sorgusunda cinayeti itiraf ettirme boyutuna indirgeniyor.

“Hadi işlediğin suçları itiraf et! Ben suçluyum de, suçunu kabul et!” dayatmasında bulunuluyor.

Bu dayatmadan beklenilen siyasi rant, Türk toplumuna diz çöktürerek iradesini kırıp teslim alma niyetidir.

Toplumsal olaylar bir polis sorgusu boyutuyla ele alınamazlar.

Türkiye’nin 100 yıllık tarihinden” Ermeniler, Kürtler adına “yüzleşme” bekleyen Ahmet Güneştekin, önce kendi tarihine baksın. 30- 40 yıl daha geri giderse orada Kürt ağalarının Ermenileri nasıl haraca bağladıklarını görecektir. Yalnızca paralarına değil, karılarına, kızlarına da nasıl el koyduklarına tanık olacaktır. “İlk gece hakkı” konusunu eski Dev-Yol yöneticisi, şimdiki zamanın Alman görevlisi Taner Akçam’a sorarsa ona seve seve anlatır sanırım. On binlerce Süryani’nin Kürtlerce nasıl katledildiğini, Tehcir döneminde götürülen Ermeni kafilelere yapılan saldırıları, kadınların, kızların kaçırılarak karı edilmelerini Alman Devlet Arşivi’nden aldığı belgelerle anlatır.

Ahmet Güneştekin’in sergilerinde nedense bu tür yüzleşmeler hiç yok.

Böyle yüzleşmeleri ne emperyalistler ne Türkiye’nin işbirlikçi burjuvaları, ne de aydınlarımız hiç sevmezler.

Bir ressam bu konuları işleyen sergi açmaya kalksa sergi açacak mekan bulamaz.

Kazara küçük bir mekanda sergi açsa hiçbir basında, yayında serginin haberi yapılmaz.

Yapıtlarını bedavadan dağıtsa alacak bir burjuva bulamaz.

Oysa “Türkün günahlarını anlatan” resim sergilerinde Koçlar, Sabancılar, Boynerler sponsor olup resimlerini kapışıyorlar.

Onların derdi Türklerle…

Ahmet Güneştek’in New York Marlborough Galery’de ilk sergisini açarken Altınbaş Mücevherat, Monoco’da Çalık Grubu, “Mitoslar Evreni” sergisinde Murat Ülker, “Ölümsüzlük Odası” için Fettah Tamince gibi Türkiye’nin tanınmış sermaye grupları ve burjuvaları desteklerini sundular.

İş adamları arasında öyle biri vardı ki üzerinde konuşulmayı hak ediyor.

Ünlü iş adamımız Dubai merkezli Daax Corporation firmasının Yönetim Kurulu Başkanı Hassan Gozal.

Adamın adı Arap tarzında yazılmış olsa da aslen kendisi Ağrı Doğubayazıt’lı…

Şu Ağrı ilimiz ne kadar bereketli bir yer, adeta toprağından iş adamı ve siyasetçi fışkırıyor.

Hassan Gozal, Ahmet Güneştekin’in yurt dışında açtığı Viyana, Bakü sergilerinde sponsor olarak hep o var.

Gozal, Seraf Restoran’ın sahibi Doğan Yıldırım’ın sayesinde Ahmet Güneştekin’le tanışır ve ona şu öneride bulunur:

… – Bakü’de (Azerbaycan) mimari tasarımını Zaha Halid’in gerçekleştirdiği Haydar Aliyev Kültür Merkezi’ni Daax Construction olarak biz yapmıştık. Başta “Ölümsüzlük Odası” olmak üzere eserlerini Bakü’de sergiler misin?

Teklif Güneştekin’i mutlu etti, hemen kolları sıvadı. Gozal, kısa süre sonra teklifini genişletti:

– Ahmet Bey, önce Avrupa’da bir sergi aç. Sonra Bakü ve Tiflis’te (Gürcistan) eserlerini sergileyelim. Ardından Moskova’ya gidelim. Hepsinde ana sponsor biz olalım….

Hassan Gozal’ın önerisi doğrultusunda sergiler bir bir açılır. Bu sergilere Türkiye’den de iş çevreleri katılırlar. Sergilerin içinde en dikkat çekici olanı ise Bakü sergisiydi.

Vahap Munyar’ın yazısında belirttiği gibi Hassan Gozal’ın Azerbaycan’da çok iyi iş ilişkileri var.

Ekim 2019’da Bakü’de açılan sergi ile ilgili bir magazin haberini okuyalım:

Ahmet Güneştekin’in Belleğin Alfabesi adlı kişisel sergisi Daax Corporation desteği ve Marlborough Gallery’in sunumuyla, Haydar Aliyev Kültür Merkezi’nde açıldı. Sanatseverlerin yoğun ilgisiyle açılan sergi, dilin aynasında bellek ve ölümsüzlük kavramlarına bakarak sanatçının geçmiş dönem ve son dönem başyapıtlarını bir araya getiriyor…. Serginin açılışını ise, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Mihriban Aliyev ile kızları Arzu ve Leyla Aliyev, Daax Corporation Yönetim Kurulu Başkanı Hassan Gozal, Azerbaycan Kültür Bakanı Abuljaz Garayev ve sanatçı Ahmet Güneştekin gerçekleştirdi. Sergiye Bakü Büyükelçisi Erkan Özoral, Ulrich Ptak, Sedef Orman, Feryal Gülman, Elif Dürüst, Levent Kızıl, Aslı Hatemi, Yalçın Hatemi, Yalçın Ayaydın, Melih Us, İnci Aksoy, Selçuk Ramazanoğlu, Doğan Yıldırım, Kağan Gökalp, Ali Selçuk, Haluk Nayman, Murat Pilevneli- Aslı Pamir, Ali-Sezer Ak, Zeynep Kartal, Bato Aksoy gibi iş, sanat ve medya dünyasının önde gelen isimleri katıldı…

Katılımcılar listesine bakıldığında aynı isimleri Diyarbakır sergisinde de görüyoruz.

Azerbaycan’daki rejime muhalif çevreler, Aliyev ailesinin büyüğü Haydar Aliyev’in Kürt kökenli olduğunu yazıyorlar. Devlet Başkanı İlham Aliyev’in 1. Yardımcısı ve eşi Mihriban Aliyev’in de Azerbaycan’da olan ünlü bir Yahudi aileye mensup olduğunu cümle alem biliyor. Yahudilikte soy anadan geçtiğinden dolayı Leyla ve Arzu adlı kızların Yahudi olduklarını söyleyebiliriz.

Serginin katılımcılarının etnik kökenlerine bakıldığında bizi ilginç noktalara götürebilir. Meraklılar isterlerse biraz araştırsınlar.

Benim üzerinde durmak istediğim başka bir konu var.

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) adında 60 ülkede örgütlü bu kurum, 2013 yılında bir rapor yayımlamıştı. Bu raporla dünyanın değişik ülkelerinden ünlü siyasetçiler ve toplumun önde gelenlerinin adının karıştığı vergi kaçakçılığı suçlarını açıklamıştı. 130 bin kişinin adının geçtiği yolsuzluğun maddi tutarı 32 trilyon dolar olduğu açıklandı.

ICIJ ekibi 2,5 milyon dosya, 2 milyon e-posta içeren 260 gigabyte büyüklüğündeki datayı incelemeye alır ve konumuzla ilgili olarak aşağıdaki bilgiler kamuoyunla paylaşılır.

…Azerbaycan’da Aliyev Çiftliği

*ICIJ’in yürüttüğü ‘Offshore Projesi’nin en çarpıcı kısmı, hiç şüphesiz Azerbaycan’da Aliyev Ailesi’nin gizli ticari faaliyetlerini ortaya çıkaran bölüm.

*Buna göre Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, karısı Mihriban Aliyev ile British Virgin Adaları’nda 2003’te Rosamund adlı bir şirket kuruyor.

*2008’de ise bu sefer Azeri işadamı Hassan Gozal ile o tarihlerde 19 ve 23 yaşlarında olan Aliyevlerin iki kızı ortak iş yapıyor.

*Gozal, yine British Virgin Adaları’nda kurulan Aliyevlerin kızları Arzu ve Leyla Aliyev’in sahibi gözüktüğü üç şirketin direktörü oluyor.

*Ve bu arada Azerbaycan’da milyarlarca dolarlık inşaat ihaleleri kazanıyor. Şirketlerin isimleri ise Arzu Aliyev’in üzerinde gözüken Arbor İnvestment ile Leyla Aliyev’in sahibi olduğu LaBelleza Holding ve Harvard Management.

*Her üç şirkete de aracı olarak Malezya merkezli Naziq &Partners şirketi var. Şirketlerin kuruluş formaliteleri için hizmet sağlayıcı ise Singapur merkezli Portcullis TrustNet.

*Belgeler, 2003’te İlham Aliyev’in Azerbaycan Parlamentosu’nda görev yaparken aynı zamanda offshore şirketlerin başında olduğunu doğrularken parlamento mensuplarının bir yandan ticari faaliyet yürütmesini kesin bir dille yasaklıyor.

*Offshore kayıtları, Arzu ve Leyla Aliyev!in üzerlerindeki şirketler dışında Dubai’de 100 milyon dolara yakın mülk sahibi olduğunu gösterirken, Hassan Gozal’ın ise sahibi olduğu Azersun, Dia gibi şirketleri üzerinden Azeri Hükümeti’nden 4,5 milyar dolarlık inşaat ve petrol ihalesi aldığı biliniyor…

 

Ağrı doğumlu Kürt işadamı, el çabukluğu ile “Azeri” olup Azerbaycan’da dev yatırımlar yapıp yönetici aile ile iş ortağı oluyor.

Ağrı’dan çıkıp kısa zamanda milyar dolarlık şirketlere, holdinglere nasıl sahip oldu acaba?

Orta Doğu’da etnik köken ve dini anlamadan hiçbir konu hakkında doğru sonuçlara ulaşamazsınız.

Bir sergi, bir sanat etkinliği bizleri aldı nerelere götürdü.

Ahmet Güneştekin, Hassan Gozal, Aliyev Ailesi, offshore hesaplar, milyar dolarlar, sanat, yüzleşme, Hafıza Odası, Kürtlük, Yahudilik, Atatürk’e dil uzatma, Türklere soykırım suçlamaları, PKK eylemlerini kutsama hepsi birbirine karıştı.

Diyarbakır’da açılan “Hafıza Odası” sergisinin haberleri medyada çok veriliyor. Övenler geneli oluşturmakla birlikte az da olsa eleştiren kesimler de de var.

Sanat alanı, sınıf mücadelesinin alanıdır.

Her zaman emeğin tarafında yer alanlarla sermayenin, küresel kapitalizmin cephesinde yer alanlar arasında süren kıyasıya bir mücadele vardır. Sanatın olduğu alan çok değerlidir. Bu alanın kimler tarafından doldurulacağı, sanatın kime, hangi sınıflara hizmet edeceği soruları yanıtlanması gereken sorulardır.

Ahmet Güneştekin’in sanatı ve Diyarbakır’da açılan “Hafıza Odası” sergisi hakkında kimlerin neler söyledikleri konusunu 2. yazımda ele alıp değerlendirmek istiyorum.

One Ping

  1. Pingback:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :