Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Posted in:

İki Şair ve Atatürk (3)

M. Kemal, Tevfik Fikret’in ölümünden üç yıl sonra yanında Harbiye’den Hocası Emin Bey’le birlikte Aşiyan’ın dik yokuşunu tırmanırken hocasına Fikret’le ilgili düşüncesini, “ Ben devrim ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette ki Aşiyan gelir.” diyerek açıklar ve iki dost, Fikret’in mezarını ziyaret ederek saygı duruşunda bulunurlar.

Mustafa Kemal, bu ziyaret sırasında güvendiği hocasına, “Yakında Anadolu’ya gidiyorum. Ne diyorsunuz?” diye sorduğunda hocası öğrencisine kısa ama net bir yanıt verir:

Ne duruyorsun?”

Nitekim, Mustafa Kemal de fazla oyalanmadan koşullar oluştuğunda Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’nı başlatır. Düşman işgaline ve aynı zamanda gerici ayaklanmalar çıkararak sabote etmeye çalışan güçlere karşı da verilen mücadeleler sonucunda zafer elde edilir. Başarının ardından sonra kurulan Cumhuriyet’le birlikte devrimler bir bir hayata geçirilir.

Düşmanlar yurttan kovulmuş ve saltanat ortadan kaldırılmış olmakla birlikte yeni kurulan Cumhuriyet’in devrimci düşüncesini genç kuşaklara taşıma görevi ortada durmaktadır. Kulluktan birkaç yıl içinde vatandaşlığa geçilmekle birlikte insanların beyinlerindeki feodal düşünceler, eski rejimin kültürü egemen düşüncelerdir.

Toplumun eğitilmiş, aydınlanmış kesimini oluşturan öğretmenlere bu aşamada büyük görevler düşmektedir.

İşte bu yüzden Atatürk, 1925 yılında öğretmenlere seslenirken, “Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” diyordu.

M. Kemal’in ifade ettiği bu cümleyi “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.” olarak Tevfik Fikret’in Rübab-ı Şikeste adlı yapıtında da görüyoruz.

Mustafa Kemal, yeri geldiğinde, konu açıldığında Tevfik Fikret’e olan sevgisini ve hayranlığını her fırsatta belirtir. Bir vapur gezisinde yanındakilerle konuşurken konu edebiyata gelince Fikret’le ilgili olarak, “Onu biz mektep sıralarında okurduk. Ondaki heybet, ondaki vakur, ahenk hiçbir şairimizde yok.”diyerek yanındaki gençlerden Fikret’in bir şiirini okumalarını ister. İçlerinden biri, “Ben Ferda’sını söyleyebilirim Atam” deyince Atatürk, gencin yüzüne bakarak,

Ferda’yı mı? Ah delikanlı, benim en sevdiğim şiirdir o. Onu sana söyletmeyeceğim, kendim söyleyeceğim.” diyerek şiiri okumaya başlar.

Atatürk’ün ezbere okuduğu şiiri, daha iyi anlaşılsın diye günümüz Türkçesi ile sizlere sunuyorum:


 Yarınlar (Ferda)

Bugünün gençlerine


Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik...
Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik,
Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan:
Temiz ve bulutsuz, ağaran bir gök,
Titreyen kucağını açmış, bekliyor... Koş, çabuk!
Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesin 
Gözleri sende; sen ki hayatın umudusun, 
Alnında yeni bir yıldız, hayır, bir güneş,
Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmiş
Sönsün sonsuza değin.
...

Tevfik Fikret’in öğrencisi olmuş Prof. Nurettin Sevin bir anısını şöyle anlatıyor:

1937 yazında bir gün eski talebemden biri heyecan içinde geldi ve hemen anlatmaya başladı:

-Hocam, dün gece Atatürk bize geldi.

Hüseyin adındaki bu genç, Yüksek Ticaret Mektebi talebesi idi. Atatürk bu mektebin tertiplediği bir gece toplantısına gelmişti. Şimdi ticaretle uğraşan Hüseyin o geceye ait anılarını bana şöyle anlatmıştı:

O sıralarda Mehmet Akif yeni ölmüş, kendisine resmi merasim yapılmamış, bu yüzden gençlik bazı hareketlerde bulunmuştu.

Atatürk, toplantıya gelir gelmez etrafı gençlerle çevrildi. Büyük önderin sinirli bir hali vardı.

Kendisini dinleyenlere hitaben söze şöyle başladı:

Ben gençliğe kırgınım. Biz güya İstiklal Marşı şairine lazım olduğu kadar hürmet göstermemişiz. Sorarım size, Mehmet Akif bu memlekete ne kazandırmıştır? Mehmet Akif, bizim inkılaplarımızın düşmanı idi. Evet, İstiklal Marşı’nı yazdı. Ama onu bir ümmet düşüncesi ile yazdı. Türk Milleti düşüncesiyle yazmadı. Eğer hakikaten Türk Milletinin istiklalini düşünseydi, Rum malı olan fesi, başından çıkarmamak için Mısır’a gidip esareti tercih etmezdi.

Halbuki biz bu memleketi,muasır medeniyet seviyesine çıkarmak gayesiyle onu bütün geriliklerden kurtarmak için çırpınıyoruz. Gençler! Sorarım size, bu milletin ve memleketin şan ve şerefle medeni dünya milletleri arasında yaşayabilmesi için lazım gelen her şeyi yazan, düşünen ve hayatını bu uğurda feda eden kimdir?

Gençler şöyle cevap verdiler:

– Hamit.

– Hayır.

-Namık Kemal.

-Hayır.

Ziya Gökalp.

-Hayır, bilemediniz.

Ve Atatürk, kendine has Rumeli şivesiyle cevap verdi:

Fikret be çocuklar, Fikret be çocuklar, Fikret be çocuklar…

Atatürk, bu toplantıda Ferda ve Sis şiirlerini okuyarak bu şiirler üzerine konuşur ve sözünü, “O, bizden çok ilerisini gören bir insandı. Ne yazık ki biz ona hâlâ yetişemedik” diyerek tamamlar.

Aşiyan Müzesi müdürlüğü yapmış olan aynı zamanda Tevfik Fikret’in öğrencisi Vecdi Bingöl de Atatürk’ün sofrasında bulunmuş birisidir. Onun anlatımına göre Atatürk’ün Fikret’le ilgili olarak, “Tevfik Fikret’in o Tarih-i Kadim’i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır.” dediğini aktarır.

Tevfik Fikret’in yaşadığı Aşiyan’daki evi 1945 yılında müze olmuştu. Müzenin açılış günü dönemin ünlü kişileri de törene katılırlar. Açılış konuşmasını dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel yapmıştı. Yücel, konuşmasında Tevfik Fikret’e bazı sitemlerde bulunarak kartal yuvasını andıran bir yerde halktan uzak yaşamasını doğru bulmadığını belirttikten sonra, “Keşke Çankırı’da kalsaydı, Mekteb-i Sultani’de okumasaydı, bir köy hocası olsaydı daha iyi olurdu.” der.

Hasan Ali Yücel, bu günün aydınları tarafından sevilen sayılan bir bakandır. Aynı zamanda şair Can Yücel’in babasıdır. Atatürk’ün öldürüldükten sonra ona bağlı unsurların da devlet kademelerinden uzaklaştırıldığını görüyoruz. Hasan Ali, İnönü’nün oluşturduğu ekibin önemli bir elemanıdır. 1938’in üstünden henüz daha yedi yıl geçmiştir. Cumhuriyet’in bakanlığını yapan birinin Türk şiirinin ve aydınlanmanın en önemli bir aydını üstüne seviyesizce tespitlerde bulunması üzüntü verici bir durumdur. Atatürk’ün doğru düşünceleri ve onun yücelttiği Fikret gibi kahramanlar aşağılanmaya başlandığı yıllardır o yıllar. Halk Evleri’nde İngiliz masalları göklere çıkarılırken, Batılı danışmanların (!) tavsiyeleri doğrultusunda eğitimimiz Yunan uygarlığını öğrenme ve içselleştirme üzerine şekillendirildi. Çünkü Batıdan gelen bütün uzmanlar (!) “Şimdi Batı uygarlığı diye bir şey varsa biz bütün her şeyimizi ona borçluyuz. Biz onun sayesinde kalkındık, geliştik. Çocuklarımızı, Yunan klasiklerini temel alarak eğittik. Siz de bizim yaptığımızı yapın.” diyorlardı. O dönemin İnönü Hükümeti ve ardılları, Yunan uygarlığını temel alarak eğitim programlarını uyguladılar ve bugünlere kadar geldik.

Atatürk, Tevfik Fikret’in çoşkulu şiirleriyle verdiği devrimci fikirleri içselleştirmiş ve onu daha geliştirerek uygulayan bir önderdi. Bir toplumun yaşamında kısacık diye ifade edilebilecek 15 yıllık iktidar döneminde çağdaşlaşma yolunda ciddi atılımlar yapıldı. Bağımsız dış politika uygulandı. Ondan sonra gelen hükümetler aynı Osmanlı’da olduğu gibi güçlü devletlerin himayelerine girerek toplumu geriye götürdüler.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Tevfik Fikret gözde bir sanatçıydı. Devlet katında değeri bilinip şiirlerinden alıntılar yapılıyordu. 1938’den sonra Mehmet Akif, yükselen değer oldu ve özellikle AKP iktidarında hemen hemen her törende küçük çocuklara şiirlerinin okutulması bir gelenek haline geldi. Akif’in inandığı ümmetçi düşünceleri uygulayan bir yönetimin ülkeyi getirdiği yer ortada… “Asım’ın neslini yaratıyoruz”diyerek yozlaşmış bir nesil yarattılar.

Tevfik Fikret’in “Yiyin efendiler yiyin” diye haykırdığı Han- Yağma’sı bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Akif’in ümmetçi fikirlerinin çıkmaz yol olduğunu 20 yıllık süreçte görerek, yaşayarak öğrendik.

Yüz yıl önce Tevfik Fikret’le Mehmet Akif’in arasında başlayan değerler çatışması bugün de varlığını sürdürüyor. Akif’in arkasında saf tutmuş kesimler aynı zamanda emperyalizmin ekonomik, siyasi, kültürel güçlerini de alarak saldırıyorlar. Aydınlanma, çağdaşlaşma, eşitlik, adalet gibi değerleri alanlar Fikret’e sahip çıkarak Cumhuriyet’in kuruluş değerlerini temel alarak bir mücadele çizgisi ortaya koymak zorundadırlar.

Bugün iki cepheye bölünmüş toplum, büyük bir açmazın içindedir. Konumuzla ilgili olarak hem Cumhur Cephesi hem de Millet Cephesi’nin Akifçi olduklarını hemen belirtmeliyim. Her iki kesimde Akif’in düşüncelerinin sadık bekçisi olarak Fikret’in temsil ettiği değerlerin düşmanıdırlar.

Oysa bu toplumun Akif’ten daha ziyade Fikret’e ihtiyacı vardır.

6 Yorum

Cevap Ver

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :