Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Posted in:

Camide çektirilen fotoğraf bize ne anlatıyor?

Tasarımcı Eda Taşpınar, Four Seasons Hotels içinde bulunan Sultanahmet Cezaevi Camii/Hayatin-i Hassa Camii’nde aşağıdaki fotoğrafı çektirerek sosyal medya hesabında paylaştı. Fotoğrafa da “Mutlu yıllar sevgililerim” notunu düştü.

Eda Taşpınar, değişik dönemlerde birçok fotoğrafını sosyal medya hesaplarında paylaşmıştı. Vücudunun değişik yerlerini öne çıkaran dekolte fotoğraflarına alışık olan hayranları, cami içinde çekilmiş fotoğrafını görünce bir an şaşkınlık yaşadılar. Dini bütün takipçileri, “Canım bu kadar da olmaz. Bu ne terbiyesizlik! Bu düpedüz dinimize hakaret!” diye homurdanmaya başladılar. Sosyal medyada tepkiler yükselince Eda Taşpınar, hesabından fotoğrafı kaldırdı ama bir kez ok yaydan çıkmıştı.

İsmailağa Cemaati’ndeki 6 yaş evliliğinden dolayı iyice hırpalanmış İslami çevreler, bunu fırsat bilip hemen harekete geçtiler. Cumhuriyet’in verdiği habere göre, “Sözde ilahiyatçı” İhsan Şenocak, Taşpınar’ın cenazesinin camilere alınmaması çağrısında bulunarak skandal bir açıklama yapmış.

İhsan Şenocak Hoca şöyle diyor:

Kadın olma haysiyetini ayaklar altına alan bir sefilin helada oturur gibi camide verdiği rezil poz ya aklını kaybettiğinin ya da ‘Benim nazarımda cami hela hükmündedir’ deyişinin resmidir. Dirileriyle mescide hakaret eden leşlerin ölülerinin kaldırılacağı yer cami değil, kilisedir.

Yukarıdaki tweet benzeri görüşler ortalığa saçılınca hemen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçerek adı anılan kişi hakkında TCK 216. maddesi kapsamında “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçundan resen soruşturma başlattı ve Eda Taşpınar, ifade vermek için İstanbul Adliyesi’ne getirildi.

Basının yazdığına göre fotoğrafın çekildiği alanın bir ibadethane olduğunu düşünemediğini söylemiş. Fotoğrafı çeken arkadaşları da ona bir uyarıda bulunmamışlar. Mesleğinin manken olduğunu söyleyen Taşpınar, “Dini değerleri aşağılama gibi bir kastım yoktur. İnsanların dini duygu ve düşüncelerine saygı duyan biriyim. Böyle olmasını istemezdim.” demiş.

Bu soruşturmadan yeni bir Gülşen olayı çıkıp çıkmayacağını AKP çevreleri belirleyecekler. Seçim sürecinde dini değerleri savunan parti imajını güçlendirmek için bu olay, AKP’ye uygun fırsatlar sunuyor. Bu yüzden AKP’nin bunu hukuki bir sürece taşıyarak laik çevrelerin gözünü korkutmak için de bir araç olarak kullanacağını tahmin ediyorum.

Tasarımcı, manken Eda Taşpınar’ın eğitim geçmişi, böyle bir ifade vermeye engeldir. Daha 11 yaşında ailesiyle birlikte Miami’ye yerleşip yurt dışında eğitim alan birisinin böyle yanlışlıklar yapamaz. kAnlaşılan zevahiri kurtarmak için böyle bir ifade yoluna başvurmuş. Yoksa bir mekanın cami ya da konut mu olduğunu anlamak için eğitimli birisi olmaya da hiç gerek yok.

İçinde her gün, her saat magazin dünyasından alışık olduğumuz sansasyonel olay haberlerini hatırlatan özellikleri barındıran bu olayın arka planında Türkiye’nin üzerinde durulmayan, durulamayan yönleri de var. Beni bu konuda yazı yazmaya kışkırtan da görülmek istenmeyen, söylenmeyenlere biraz ayna tutma isteğidir.

Eda Taşpınar ve onun tarzı son 100-150 yıllık tarihimizin bir kesitidir.

O yüzden Eda Taşpınar ve ailesine biraz daha yakından bakmak zorundayız.

Herhangi bir arama motorunda Eda Taşpınar adını sorguladığımızda karşımıza şu aşağıdaki bilgi çıkıyor:

1 Mayıs 1980 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Çocukluğu Moda Deniz Kulübü’nde geçti. 11 yaşındayken ailesiyle birlikte Miami’ye yerleştiler. Boca Raton’da 2 yıl okuduktan sonra Türkiye’ye geldi ve Robert Kolej’de eğitimine devam etti, son senesinde ayrıldı. London College of Fashion’da bir yıl eğitim aldıktan sonra Londra’da Central School of St. Martins’de de moda eğitimi aldı. Okul bitince bir sene daha kalıp İstanbul’a döndü. Eda Taşpınar’ın babası Teoman Taşpınar, Moda Deniz Kulübünün Başkanıdır. Eda Taşpınar’ın İsveç asıllı annesi Suzan Yontunç’dur. Adnan Taşpınar amcasıdır.

Kaynak: https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hayat/eda-taspinar-kimdir-biyografisi-40076755

Karşımızda orasını burasını açarak malum yerlerin dikkatini çekmeye çalışan gecekondu dilberi yok. Eda Hanım’ın eğitim hayatı Amerika’da, İngiltere’de geçmiş ve arada bir de Türkiye’ye uğramış.

Tam bir su katılmadık burjuva…

Türkiye’nin seçkinlerinden…

Çocukluğunun geçtiği Moda Deniz Kulübü de Türkiye’nin ünlü patronlarının, siyasetçilerin üye olduğu ayrıcalıklı bir kurum.

Kulübün tarihi geçmişine baktığımızda karşımıza iş adamları, politikacılar, ünlü sanatçılar çıkıyor. Türkiye’nin siyasal, ekonomik, kültürel yapısını belirleyenler aynı zamanda kulüp yöneticisi de olmuşlar. Kurumu yöneten kişiler listesine baktığımızda azınlıkların kullandığı adların fazlasıyla yer aldığını görüyoruz.

Moda Deniz Kulübü, adından anlaşılacağı gibi Kadıköy’deki Moda semtindedir ve tarihsel geçmişi de bize önemli bilgiler veriyor.

Moda semtini yaratanlar levantenlerdir.

Osmanlı, Fransa’ya tanıdığı kapitülasyonları daha sonra bazı Avrupa ülkelerine de tanımak zorunda kaldı. Avrupa sanayisinin ihtiyaç duyduğu ham maddeleri temin etmek için kapitülasyon ayrıcalığını elde etmiş tüccarlar, özellikle İzmir ve İstanbul’a akın ettiler. Osmanlı vatandaşı olmayan, askerlik yapmayan ve vergi vermeyen bu ayrıcalıklı insanlar, İstanbul’da Galata ve Pera’ya yerleştiler. Bu tüccarların çoğunluğunu İtalyanlar, Fransızlar ve İngilizler oluşturuyordu.

Tanzimat sonrasında levantenler ve Rum, Ermeni, Yahudi zenginleri, ticaretten elde ettikleri paralarla ayrıcalıklı bir hayat sürüyorlardı. Benimsedikleri Batı kültürü çerçevesinde Avrupalı gibi yaşamak için adalara Moda’ya doğru yayıldılar. Levantenlerden olan Tübini Ailesi, Moda’da ahşaptan yapılmış malikaneler yaptırmasının ardından Fredereci, Momiko, Lafontaine, Lorando, Fürstenberg ve Frankenstein ailelerinin yapıları da burada yükselir.

Alttaki fotoğrafta Tübini Ailesi yer alıyor.

Deniz Kulübü’nün yönetimini de bu azınlıklardan kişiler oluşturur. Kurtuluş Savaşı sonunda levantenlerin büyük çoğunluğu Türkiye’yi terk etmesinden sonra Kulüp 1934 yılında yeniden farklı biçimde faaliyete geçer ve bu güne kadar gelir.

Osmanlı’nın kaymağını yiyen bu azınlıklar, Cumhuriyet döneminde de egemen olarak saltanatlarını sürdürdükleri gibi ticari ortaklık kurdukları Batının bir uzantısı oldular. Batıda en iyi okullarda okuttukları çocukları, Türkiye’ye döndüklerinde şirketlerin yöneticileri ve sahipleri oldular. Bazıları da var olan partilere girerek ülkeyi yönettiler. Kaymakam oldular, vali oldular, mebus oldular, bakan oldular, başbakan ve cumhurbaşkanı oldular. Batı dünyasının düşünce paydaşları olarak Türkiye’nin geleceğine yön verdiler. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde edindikleri Batı kültürünü herkesin üye olamadığı Moda Deniz Kulübü gibi mekanlarda yaşıyorlar.

Eda Taşpınar, sevgilisi Patrich’le Boğaz’da kano keyfi yapıyor. Seçkin olmanın avantajını tepe tepe kullanıyorlar.

Eda Taşpınar ailesi hakkında biraz derinlemesine araştırma yapanlar, bu ailenin Sabatay köklerine de ulaşacaklardır. İçte Yahudi, dışarı karşı Müslüman görünme özelliği olan bu çevreleri Türkiye’nin zirvelerinde fazlasıyla görüyoruz. Osmanlı’da kendi kültürü ve kendi adlarıyla yaşayan bu azınlıklar, ulus devletin kurulması ve 1. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı sürecinde bazı kesimlerinin işgalcilerle işbirliği yapmaları ve daha başka nedenlerden ötürü kendilerine ait adları terk ederek Türk ve Müslüman adları alarak görünmez oldular. Kendi içlerinde birbirlerini tanıyan ve birlikte hareket eden bu çevreler, aralarına -Osmanlı’da olduğu gibi -Türkleri almayarak dünyada eşi olmayan bir devlet modeli yarattılar. Hıristiyan, Yahudi inançları doğrultusunda Türkiye’nin sorunlarına yaklaştılar. Bol bol tarikat ve cemaat karşıtlığı yapanlar, Hıristiyanlık ve Yahudiliğe toz kondurmadılar. Ekonominin, siyasetin, medyanın hatta dinin başında olan bu çevreler Türkiye’nin gündemini belirliyorlar. Onlar; sağ partilerde de sol partilerde de egemendirler. Bu azınlıkların sağcıları, meşhur solcuları, Türk milliyetçileri, Müslümanları, Tarikat liderleri vardır. Türkiye’de ezici çoğunluğu oluşturan Türk ulusu da oynanan oyunun farkında olmadan bu kripto çakmaların peşinde ömür tüketiyor.

Eda Taşpınar olayına biraz ara vererek Osmanlı’nın Abdülhamit dönemine gidelim.

Osman Hamdi’yi tanırsınız.

Osmanlı’nın son döneminde yaşamış önemli ressamlarımızdan birisidir ve resim sanatıyla fazla ilgilenmeyenler bile onun Kaplumbağa Terbiyecisi adlı çok tanınan resmini mutlaka bilir.

Osmanlı’da müzeciliğin temelini de o atmıştır. Osmanlı toprakları üzerindeki tarihi alanları yağmalayan İngiliz, Fransız ve Alman hırsızların önlerinden çok önemli bazı eserleri toplayarak Arkeoloji Müzesi’ni de o kurmuştur.

Osman Hamdi Bey, hukuk öğrenimi için gittiği Paris’te dönemin ünlü ressamlarından olan Léon Gerome ve Boulanger’den resim eğitimi dersleri aldı.

Resim hocaları olan Gerome ve Boulanger oryanyalist ressamlardı.

Léon Gerome, aynı zamanda Fransız Oryantalist Ressamlar Derneği’nin de başkanıydı.

Oryantalizm, Batı dünyasından bazı ressamların, yazarların, düşünürlerin Orta Doğu’ya ve Uzak Doğu’ya bakış tarzıdır. Yazarlar ve ressamlar bu bakış açısıyla eserler verdiler. Léon Gerome İstanbul’a gelip tarihi yapıları incelemiş ve özellikle çini desenlerini çizerek bunları resimlerinde kullanmıştır. Aşağıdaki tablosu Topkapı Sarayı’nın terasını anlatıyor. Tablonun adı: “Saray Terasında”

Orta Doğu’ya baktığında Gerome’nin tablolarında yer alan sahnelerden başka bir şey görmeyen bir başka Fransız yazar vardır.

Piyer Loti…

İstanbul’da uzun zaman kalan ve semtlere, caddelere adı verilen bu yazarı, Nazım Hikmet Piyer Loti adlı şiirinde sert biçimde eleştirmiştir. Aslında eleştirilen Batının siyaseti ve akıl dışı oryantalist bakış açısıdır. Nazım, şiirinin başında ve tırnak içine aldığı bölümde bir Batılı oryantalistin Orta Doğu’yu nasıl gördüğünü şöyle anlatıyor:

PİYER LOTİ


“Esrar!
Tevekkül!
Kısmet!
Kafes, han, kervan
                 şadırvan 
Gümüş tepsilerde rakseden sultan!
Mihrace, padişah,
bin bir yaşında bir şah.
Minarelerden sallanıyor sedef nalınlar,
burunları kınalı kadınlar
ayaklarıyla gergef dokuyor
Rüzgârlarda yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor!”

İşte frenk şairin gördüğü şark!
İşte
dakikada 1 000 000 basılan
kitapların şarkı!
Lakin ne dün 
                 ne bugün
                            ne yarın
böyle bir şark
                 yoktu,
                       olmayacak!

.........

Batı sömürgecisi aydın, Orta Doğu’ya baktığında Nazım Hikmet’ın resmettiği gibi görüyor. Gerome, onun öğrencisi ve dostu Osman Hamdi de öyle görüyor.

Ösman Hamdi’nin Türkiye’de “Mihrap” adlı bir tablosu vardır. Aşağıdaki tablo…

Şimdi bu tablonun biraz analizini yapalım.

Camide namaz kılanların kıbleye döndüklerinde önlerinde yer alan bölüme mihrap denir. Mihrabın önünde rahle üstünde dik oturan bir kadın var ve kadının ayaklarının altına Arap harfleriyle yazılı olan kitaplar serilmiş.

Resim, 1901 yılında Berlin’de, 1903 yılında da Londra’da sergilenmiştir. Avrupa’da sergilenirken tablonun adı Tekvin (Yaratılış) konulmuştur. Resimde model olan kadın, Osman Hamdi’nin Ermeni hizmetçisidir. Resimdeki kadının ayaklarının altına rast gele serpiştirilmiş dini kitaplar vardır. Resim uzmanları bu resmi yorumlarken, “Yere atılan dini içerikli kitaplar, kadının özgürlüğünü engelleyen dinsel baskıları simgeliyor.” diyorlar. Bu yüzden kadın örgütleri ve bazı sol çevreler bu temelde yorumlarda bulunuyorlar.

Bu tamamen yanlış bir düşüncedir.

Tabloda ayaklar altına serilen kitaplara biraz daha yakından bakalım.

Bazıları açık bazıları da kapalı duran bu kitaplar, Doğu dinlerine ait olan kitaplardır.

Buhurdanlığın arkasında yer alan kitap,Zerdüşt dininin kutsal kitabı, Zend-i Avesta’dır. Onun hemen sağında olan kitap ise tezhibinden ve besmele kısmı biraz görünen Kur’an’dır. Kur’an’ın sağında kapalı olarak duran ise Budizm’in kitabı Tripitaka’dır.

Ayaklar altına serilen kutsal kitapların temsil ettiği dinler; Zerdüştlük, Müslümanlık ve Budizm’dir.

Bu kutsal kitapların arasında neden Tevrat ve İncil yer almıyor?

Tevrat ve İncil, kadını göklere mi yükseltiyor ve onlara hak ettikleri değeri mi veriyor?

Tevrat’taki ve İncil’deki kadınları aşağılayan bölümleri buraya yazsam sayfalara sığmaz. O halde neden bizim yalancı sanat eleştirmenleri, “Yere atılan dini içerikli kitaplar, kadının özgürlüğünü engelleyen dinsel baskıları simgeliyor.” diyorlar?

Batı merkezli tarih anlayışı, “Batı medeniyeti, Yunan ve Roma medeniyetleri üzerinde yükselmiştir.” der. Baştan sona yalan üstüne kurgulanmış bu tezin dini ayağını da Yahudilik ve Hıristiyanlık oluşturur.

Batılı aydın bu iki dine toz kondurmak istemez.

Bizim Osman Hamdi de Rum asıllıdır.

Aynı yeniçeriler gibi ailesinin geçmişinde yer alan dinine saygılı olduğu için İncil’i kayırıyor.

Osman Hamdi’nin Orta Doğu’ya, Türkiye’ye, dinlere bakışı, bizim birçok aydınımızın bakışı gibidir.

Müslüman’ı, tarikatları, cemaatleri kıyasıya eleştirir, Tevrat’taki ırkçılığı görmez, İncil’deki safsatalar karşısında kördür. Batının ırkçılığı ve zalimliği, yalancılığı karşısında diz çöker.

Bunun nedeni, Türkiye’deki kültür, sanat, düşünce alanındaki azınlık hegemonyasıdır. Onlar oluşturdukları düşünce tekelinin dışında bir görüşün yaşamasına asla izin vermiyorlar.

Eda Taşpınar’ın cami içinde çektirdiği fotoğraf üstüne Fatih Altaylı, Ahmet Hakan, Murat Bardakçı gibi birçok köşe yazarı yazı yazıp hatta Osman Hamdi’nin Mihrap tablosu ile de ilinti kurdular ama azınlık bakış açısı olayına hiç girmediler. Ahmet Hakan olayı götürüp “Abdülhamit döneminde daha fazla hoşgörü vardı.” demeye kadar vardırdı.

Eh! Adam sabetayist bir patronun gazetesinde Genel Yayın Yönetmeni olunca başka türlü yazamaz.

Yazımızın konusunu oluşturan iki resmi de yan yana koyarak bakalım.

İki kadın da Müslümanların yüzünü döndükleri mihraba sırtlarını dönmüşler ve ne yaptıklarından emin olarak dimdik oturuyorlar. Sarı elbiseli kadın yüz yıl önce yaşamış ve Doğu’nun dinlerine meydan okuyor. 2022’nin sonunda sosyal medyada gündem olan kadın ise günümüz Türkiye’sinde sarı elbiseli kadın gibi açıkça meydan okumadan ama niyetini de belli ederek sarı elbiseli kadının ardından gidiyor.

Bu tavır Batı kültürü almış, Batılı gibi düşünüp yaşayan, parasını da bu topraklarda kazanıp keyfini süren, bu toprağın insanlarına yabancı olan bir tavırdır.

Bu tavırda devrimcilik, ilericilik,çağdaşlık yok!

Bu tavırda topluma yukarıdan bakarak onu aşağılama var.

Bu tavırda Batı ile bütünleşip kendini sömürge valisi gibi görme anlayışı var.

Bu tavırda Batının çürümüş değerlerine sarılarak yalan üstüne kurgulanmış yağma düzeni var.

Ve onların yarattığı sistemde onlara biat etmiş, üç maymunu oynayan sahte aydınlar var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  ⁄  1  =  2

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.